Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Bir Anlık Öfke
Bir Anlık Öfke
28/08/2007


    Büyük hanım son derece üzgündü. Dokunsanız ağlıyacak... Oysa tansiyonu yüksekti. Doktorlar ona hiç üzülmemesini, sıkılmamasını söylemişlerdi. Böyle üzülmeye devam ederse, Allah korusun bir tarafına birşeyler inebilirdi. Belki de ölüverirdi de kimsenin haberi olmazdı. Ah, bu düşünceleri kafasından bir atabilseydi. Ama nerede... Durup durup hep aynı şeyleri düşünüyordu.

    Sırf oyalanmak için yerinden kalktı, yanan sobayı maşa ile kurcaladı. Sonra da banyodan paçavrayı alıp soba tahtasına dökülen külleri bir güzel temizledi. Oyalanabileceği başka bir şey de yoktu. Çaresiz gidip pencerenin önünde oturdu. Dışarıda küçük kar taneleri uçuşuyordu. Hava oldukça kasvetliydi. Evin pencereleri arka tarafa baktığından, bir kaç apartman dışında in cin top oynuyordu.

    Büyük hanımın içi daha da daraldı. Oysa oğlunun evi öyle miydi? Pencereleri sokağa bakıyordu. Canı her sıkıldığında pencerenin önüne oturur, geleni geçeni seyrederek vakit geçirirdi..

    Boş gözlerle etrafına bakındı. Gözü televizyona ilişti. Bütün her şey onun yüzünden başına gelmişti. Kabahatın biraz da kendinde olduğunu aklına bile getirmek istemiyordu.

    Böyle düşünecek olsa üzüntüsü ile hiç başedemiyeceğini sezdiğinden, bu fikri adeta bir refleksle kafasından uzaklaştırdı.

    Evet olay tam bir hafta önce olmuştu. Bir hafta olmuşmuydu ki? Hesapladı... Öyle ya geçen pazar günüydü. Bugün de Pazar olduğuna göre bir haftayı geçmişti bile.

    Küçük torunu Ali, o gün sabahtan akşama dek, televizyonu adeta esir almış, bütün kanallardaki maçları izlemişti. Akşam ondokuz haberlerinde, büyük hanım biraz da kızgın:

    – “Müsaade etsen de hiç olmazsa şu haberleri dinlesek.” demişti.

    Ali; belki gerçekten duymadığından belki de duymazdan gelerek, oralı olmamış, pür dikkat maçı izlemeye devam etmişti.

    Büyük hanım:

    – “Cevap bile vermeye tenezzül etmiyor. Allah’ım ne günlere kaldık. Terbiye merbiye diye birşey kalmadı.” diye söylenmeye başlamıştı. İşte o sırada Ali’nin tuttuğu takım bir gol yiyince, ipler kopmuş; Ali bütün hıncını babaannesinden çıkarmıştı. Birden ayağa fırlamış, eline ne geçtiyse; defter, kalem, yastık, yere fırlatmış, bir taraftan da:

    – “Rahat bir maç bile seyredemiyorum, esir miyim ben yeter artık bıktım.” diye bas bas bağırmıştı.

    Yaşlı kadın torununun böylesine öfkelendiğine ilk kez şahit olduğu için ilkten şaşırmış, sonra da bu terbiyesizlik karşısında birden tepesi atmış, eli ayağı titreyerek ağzına geleni sayıp dökmüştü.

    Bu; torunla, babaannenin ilk kavgasıydı. Daha önceleri de aralarında ufak tefek tartışmalar olmuştu ama, böylesi ilk kez oluyordu. Yaşlı kadın çok üzülmüştü. Tansiyonu yükselmişti. Ama onu asıl üzen, gelini Huriye’nin Ali’ye haddini bildireceğine, onun tarafını tutması ve kayınvalidesinin karşısına dikilip:

    – “Ne istiyorsun zavallı çocuktan? Başka eğlencesi mi var? Pazar günleri bir maç seyrediyor, onuda ağzından burnundan getiriyorsun.” diye ona çıkışması olmuştu.

    İşte o zaman büyük hanım fena halde kırılmış ve:

    – “En iyisi bana bir ev tutun oraya taşınayım. Madem ki sizin rahatınızı bozuyorum. Emekli maaşım bana yeter.” deyivermişti.

    Bu sözü arada bir başı sıkıştıkça silah olarak kullanırdı. Ama hiç bir zaman söyledikleri ciddiye alınmaz üstünde bile durulmazdı.

    Yalnız bu kez öyle olmamıştı. Gelini:

    – “Vallahi bunu bana söyleme, eğer bizimle rahat edemiyorsan, ayrılmak istiyorsan oğluna söyle.” diye kestirip atmıştı.

    Büyük hanım, nasılsa oğlunun böyle bir şeye izin vermiyeceğinden emin:

    – “Olur, oğlum gelince konuşurum.” demişti.

    Akşam oğlu Ahmet bey gelince daha kendisi ile konuşmaya vakit bulamadan Huriye hanım onu yatak odasına götürmüş, bir saate yakın konuşmuşlardı. Odadan çıktıklarında ise Ahmet bey biraz tutuk, oldukça da üzgün, Annesinin yanına gelmiş:

    – “Canım anacığım, sen bizim başımızın tacısın ama çocuklarla rahat edemiyorsan, seni üzüyorlarsa, yakınımızda bir ev bulalım, oraya taşın. Ne diyorsun?” demişti.

    Büyük hanım bunu gurur meselesi yapmış hiç istemediği halde taşınmak istediğini söylemiş, geri adım atmamıştı.

    Ve bir hafta içerisinde tek odalı, oğlunun evine çok yakın olan bu küçücük evi bulmuşlardı. Hemende eşyaları eve taşımış, yerleştirmişlerdi.

    Bugün eve taşındığının ilk günüydü. Büyük hanım şimdiye kadar evde hiç yalnız kalmamıştı. Hep yanında birileri olmuştu. Üç çocuğu vardı. Büyük oğlu ile kızı Almanya’da idiler. Her ikisi de evliydi. Onlardan da torunları vardı. On yıl önce kocası ölünce, küçük oğlu Ahmet bey onu yanına almıştı. Ahmet beyden iki torunu vardı. Büyük torunu Ayşe yatılı bir okuldaydı.

    Bu yüzden yalnızlığı ilk kez tadiyordu. Ve çok sıkılıyordu. Hele gece yalnız kalmak gözünü büsbütün korkutuyordu.

    – “Ah...” diyordu. “Bu ilk geceyi bir atlatabilsem, ondan sonra nasılsa alışırım.”

    Onu asıl inciten şey ise bacak kadar çocuk yüzünden kendisinin kapı önüne konulmasıydı.

    – “Ama” diyordu. “Onlar görecekler, elbet beni görmeye gelirler, yüzlerine bile bakmayacağım. Senelerce torun baktım, yemek yaptım, önlerinde hizmetçi gibi çalıştım. Artık bana ihtiyaçları kalmayınca kapı dışarı ettiler. Hiç birine hakkımı helâl etmiyeceğim. Bunların hepsini yüzlerine vuracağım.

    Evet ne yapsa, ne etse bütün bunları kafasından bir türlü silip atamıyordu. Aklına birden Kur’an okumak geldi. Kur’an’ı aldı, Yasin suresini açarken aklı hâlâ onlardaydı. Acaba ne yapıyorlardı? Torunu Ali yaptıklarına pişmanmıydı?

    Ali’nin ise bu mesele okulda, gün boyu aklının ucuna bile gelmemişti. Ancak akşam eve döndüğünde, babaannesinin gittiğini hatırladı. İlkten artık televizyon kendine kaldığı için sevindi. Hemen televizyonu açmaya yeltendi sonra vazgeçti. Önce dersini bitirmeliydi. Kitabını açıp derslerine gömüldü. Bir ara kitaptan başını kaldırdı. Babaannesinin her zaman oturduğu yere baktı. Yeri boştu. O an babaannesinin her zaman bezgin olan yüzü gözünün önüne geldi. Neden acaba hep mutsuzdu? diye düşündü. Annesi ile babaannesi genelde iyi geçinirlerdi. Ama aralarında bir anlaşmazlık çıktığı zaman babaannesi susar, bir medet umar gibi Ali’nin yüzüne bakardı.

    “Demekki” diye düşündü Ali, evde kendisine en yakın beni buluyordu. Gözleri doldu. Zaman zaman da annesi ile babası Ali’ye kızdıklarında bir yolunu bulur Ali’nin yanına gelir onun gönlünü alırdı. Ve sık sık ta harçlık verirdi. Şimdi ise Ali’nin yüzünden evden gitmişti. Acaba babaannesi şu anda yapayalnız nasıl vakit geçiriyordu? Ne yapıyordu? Ali göz yaşlarını daha fazla tutamadı. Yanağından aşağı yuvarlanıverdiler. Babaannesini bu kadar sevdiğinin ilk kez farkına vardı. Bu durumda ders çalışamayacağını anlayınca kalkıp televizyonu açtı. Düşüncelerinden sıyrılabilmek için sesi iyice yükseltti. Huriye hanım bangır bangır bağıran televizyondan rahatsız olmuştu. Müdahale etmeyi düşündü ama, “Şimdide ben başlamıyayım.” deyip vazgeçti. Ama Ahmet bey öfkeyle yerinden fırladı, gidip televizyonun düğmesine basıp kapattı:

    – “Hayırdır İnşaallah, ne oluyoruz? Babaannen gitti diye bayram mı ediyorsun. Hayır küçük bey, bundan sonra televizyon senin emrinde olmayacak.” diye bağırdı. Kadıncağız sırf senin edepsizliğin yüzünden evden gitti.”

    Huriye hanım:

    – “Bir duyan olsa bütün kabahatın Ali’de olduğunu sanır. Canı istedi gitti, çocuğu niye suçluyorsun?” dedi.

    Ahmet bey, biraz da yıllarca annesinin yanlarında olduğu için karısına duyduğu eziklikten kurtulmanın rahatlığı ile sesini daha da yükselterek:

    – “Allah, Allah... Neden acaba gitmeyi istesin ki? Zaten hasta kadın. Gecenin bir vaktinde ölse kimsenin haberi bile olmayacak. Gittikçe öfkelenirken birden gerçek kafasına dank etti.

    Ya gerçekten annesine bir şey olursa. Bunu nasıl düşünmemişti?...

    Hemen yatak odasına dalıp pijamalarının üstüne pantolonunu geçirdi. Paltosunu aldı. Dışarı çıkarken Huriye hanım, o sessiz sakin adamın birdenbire böylesine sinirlenmesinden endişeli:

    – “O kadar üzülüyorsan söyle geri gelsin. Ona git diyen mi oldu? Zaten iki parça eşya. Yeniden buraya taşırız olur biter.” diye seslendi.

    Dışarıda hava buz gibiydi. Temiz havayı ciğerlerine çekti. Sokak lâmbaları, gecenin ayazında parlak ışıklarını geceye saçıyordu. Bulutlar karanlık gökyüzünde belli belirsizdi. Ahmet bey düşünmek için güçlükle yürürken:

    – “İnşaallah yatmamıştır.” diye düşündü. Saat 22 yi geçiyordu. Annesinden yedek anahtarı almayı da akletmemişti. Yoksa sabaha kadar meraktan uyuyamıyacaktı. Eve yaklaştığında baktı, evin lâmbası yanıyordu, rahatladı. Zile hafifçe dokundu. İçeride hiç bir hareket duyulmuyordu. Birden heyecanlandı. Zile birkaç kez üst üste bastı. Sonunda bir tıkırtı duyuldu. Derken kapı açıldı. Annesi geceliğini giymiş, her zaman olduğu gibi başını beyaz bir tülbentle sımsıkı bağlamıştı. Belliki yatmaya hazırlanıyordu.

    Büyük hanım oğlunu bu saatte kapının önünde görünce biraz şaşırdı. Oğlunun yüzü ne kadar da solgun görünüyordu. Sanki on yaş yaşlanmıştı. Yoksa Allah korusun hasta mıydı? Acaba önceden de böyleydi de şimdi mi farkına varıyordu. Birden içini dayanılmaz bir acıma duygusu kapladı. Onu içeri buyur etti.

    Ahmet bey annesine sımsıkı sarıldı:

    – “Canım anam benim. Nasıl olduğunu merak ettim. Yatmadan bir göreyim dedim.”

    Büyük hanımın bir anda bütün öfkesi sönüverdi. Gözleri doldu. Sen beni merak etme. Ben iyiyim, üzülme” diyebildi.

    – “Anacığım eğer rahat değilsen, biliyorsun evimiz senin de evin. Her zaman başımızın tacısın istediğin zaman dönebilirsin. Ben buraya gelirken gelininle torunun seni eve götürmem için arkamdan bağırdılar.” dedi.

    Yaşlı kadın sabahtan beri güçlükle tuttuğu göz yaşlarını daha fazla engel olamayacağını anladı. Ama ağladığını oğlu görsün istemiyordu. Bir gayret ayağa kalktı, mutfağa doğru yürüdü.

    Ahmet bey :

    – “Nereye anacığım?” diye sordu.

    Annesi güçlükle:

    – “Bir kahve yapayım, içeriz” diyebildi.

    Ahmet bey gidip, anacığının koluna girdi, onu tekrar divana oturturken:

    – “Çok kalamıyacağım, biliyorsun yarın mesai var. Gel şöyle otur, biraz konuşalım” dedi.

    Bir müddet oradan buradan konuştular. Büyük hanım sakinleşmişti. Sonra Ahmet bey kalktı. Giderken kapının anahtarını istedi.

    – “Yarın erkenden ekmeğini alırım. Seni uyandırmayayım” dedi. Annesinin yanaklarından öpüp ayrıldı.

    Yaşlı kadının kininden eser kalmamıştı. Düşündü, aslında oğlunu, gelini hele torununu çok seviyordu. Hepsi de çok iyiydiler. Kocası öldüğünde birtek onların yanına sığınabilmişti. Sabahleyin “Hakkımı helâl etmeyeceğim” dediğine pişman oldu. “Hepsine hakkım bin kere helâl olsun” dedi.

    Yatarken her zaman olduğu gibi çocuklarına, gelinlerine, torunlarına tek tek dua etti.

    Sabahleyin Ahmet bey erkenden ekmek aldı, sessizce kapıyı açıp ekmeği masanın üzerine bıraktı.

    Annesi uyuyordu. Dayanamayıp yanına gitti. Eli ile yanağını okşadı. Yanağı buz gibi idi. Büyük bir korkuya kapıldı. Nabzını tuttu. Yanılmamıştı. Sevgili anacığı çoktan Allahın rahmetine kavuşmuştu.




 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
Sonra biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte biz böyleyiz. Müminleri kurtarmak üzerimize düşen bir görevdir.

( Yunus - 103)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
Her insan hata eder. Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.

Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.


 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com