Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
O (sas) Her Yerde Önümüzde
O (sas) Her Yerde Önümüzde
06/09/2007
 M. Sacid ARVASİ

Dünya, yeni tekevvünler (oluşumlar) arefesindeydi. Bitişler, yeni doğuşların sinyallerini verdiğinde bir avuç eğitim gönüllüsü ile o zamanlar karışıklıklar içerisinde olan Kuzey Ülkesi'ne gitmeye karar verdik. Hiç olmazsa ortalığın biraz durulmasını tavsiye eden dostlarımızdan, "Memleketimizde onca aç dururken bilinmedik bir coğrafyanın açlarını doyurmak da nereden çıktı?" diyenlere varıncaya kadar, herkes bir şeyler söylüyordu. "Bu karda, kışta gitmek de ne oluyor?" deyip, en azından baharı beklememizi tavsiye edenler de vardı. Ama bu gönüllülerin düşüncesinde, "Sabah olsun, ortaya öyle çıkalım." yahut "Karlar buzlar çözülsün, bahar gelsin, yola revan olalım." olmamalıydı. Kaç kere o dertli gönülden: "Ya şu yürürken yorulup yolda kalanlar, en küçük bir engebe karşısında ürküp geriye duranlar, iş yapmak için hep bahar bekleyenler, en ehemmiyetsiz bir tazyik karşısında azim ve iradesi felce uğrayanlar..." "Bunlar bahar gelince yiğit kesilir, güneş doğunca daldan dala sekmeye başlar, kar bastırınca sünepeleşir, gece olunca da hımbıllaşırlar. Ganimet bahis mevzu olunca ön saftadırlar, tehlike baş gösterince de gerilerden daha gerilere çekilerek kayıplara karışırlar. Fakirlik hâllerinde zahit, imkân elverdiğinde Karun, pohpohlanınca cevvâl, unutulunca da miskindirler." sözlerini işitmiştik. Bu sözlere kulak vereceksiniz, sonra da bir iş yapmak için baharı bekleyeceksiniz, öyle mi? Kaldı ki birilerinin sahip çıkması gereken mesele, sadece birkaç fakire aş, üç-beş muhtaca üst baş meselesi değil, kalblerde sevgi tohumlarını filizlendirme ve topyekün bütün insanlığın iki cihan saadetine hizmet etme düşüncesiydi. Sevgi güneşinin gurup ettiği karanlık bir dünyada, insan bütün dünyanın sultanı olsa neye yarar ki?.. Bu beyanda himmete muhtaç olanlar, karnı aç olanlar değil, sevgiden güzellikten mahrum olanlardır. Zaten başımıza gelenler, karın doyurmayı her şeye tercih etmemizden değil midir?

Nihayet beklenen gün geldi. Bir avuç arkadaşla sınır kapısındaydık. Takvimler 8 Ocak'ı gösteriyordu. Dışarıda dondurucu bir soğuk vardı. Eğer kader, yolumuza su serper de ülkemizde başlatılmış olan eğitim faaliyetlerini, gittiğimiz yerlerde de başlatabilirsek ve bu vesileyle hasret kaldığımız soydaş ve dindaşlarımızla bütünleşebilirsek, o zaman biz ülkemizin sınır kapısında değil, yeni bir devrenin kapısındayız demektir. Bu niyet ve düşüncelerimizde ihlâs varsa ve Allah muvaffak ederse, o zaman bu kış gününde bir baharın peçesi aralanıyor demektir.

Kuzey Ülkesi'nin sınırına vardığımızda hepimizde gözle görülür bir heyecan vardı. Zannederim hepimiz yıllarca burasıyla akalı duyduklarımızın ve okuduklarımızın tesiri altındaydık. Gümrük memurları ve askerlerin duyduklarımızı haklı çıkaran davranışları ile karşılaştıkça heyecanımız daha da artıyordu. Her hareket ve sözümüzün altında "Mutlaka başka maksat vardır." düşüncesiyle yapıyorlardı kontrollerini. Sıra bana gelmişti. Memur, eşyalarımı kontrol ederken ben heyecanın doruklarında geziyordum, öyle ki nefes almakta zorlanıyordum. Dikkatlice eşyaları kontrol ettikten sonra çantamdaki kitabı gördü ve aldı. Açıp içine baktı, o an bir başka âlemin içinde kayboldu. Derin bir iç çektikten sonra bakışlarını bana çevirdi ve oldukça hassaslaşmış bir sesle "Bu, Kur'ân mı?" dedi. Duyduklarıma inanamıyordum. Görevli oldukça anlaşılır bir dille Türkçe konuşuyor ve elindeki Kur'ân'ı bana soruyordu. Zar zor yutkunarak bakışlarımla "Evet!" diyebildim. Bunun üzerine memur eline aldığı Kur'ân'a sevgiyle baktı. Okumaya çalıştığı belli oluyor ve okuyamamanın ızdırabı yüz hatlarından okunuyordu. Sonra bakışlarını bana çevirdi. Buğulu gözlerinde binlerce elem ve hüznün izi vardı. "Küçükken babam bana Kur'ân okumayı öğretmişti şimdi ise okuyamıyorum." dediğinde bir acı saplandı yüreğime. Kur'ân okumaları çocukluklarında kalmış insanlar.. ve belki de onların Kur'ân'ı bile görmemiş çocukları. Kur'ân'a hasret cemaatler ve cemaatsiz Kur'ân'lar… Aman Allah'ım bir acı ki, yok kelimelerle ifadesi. O an "Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, cenneti de istemen. Orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selâmette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur?" diyen yüreğin ızdırabını bir nebze hissettim.

Gezimin daha ilk adımında beni farklı iklimlere götüren bu adam, Müslüman olduğunu söyledi. Ve "Eğer elimde tuttuğum bu Kur'ân'ı bana verirsen, ben onu çocuklarıma öğretecek birilerini bulurum." dedi. Tarifi zor bir memnuniyetle Mushaf'ı ona verdim. Ve bana gösterilen kapıdan tarifsiz duygular içerisinde Kuzey Ülkesi'ne ayak bastım. Önceden hazırlanmış bir minibüse binerek gideceğimiz yere doğru yol almaya başladık.

Yol boyunca hepimiz gümrük memurlarının ilk karşılaşmamızdan sonraki bize yaptıkları güzel muameleleri hayretler içerisinde anlatıp durduk. Birbirimize anlatacaklarımız bitmeden yol bitti. Zaten topu topu 15 km uzaklıktaydı gideceğimiz yer. Otele yerleştikten sonra şehir gezisine çıktık. Namaz vakti mescide gittik. Arkadaşlarımız mescide hemen girdi, bense az geç girdim. İçeriye girdiğimde ifadelere sığmayacak bir manzara ile karşılaştım. Namaz kılmak üzere gelenlerin her biri, bir arkadaşımıza sarılmış, ağlaşıyorlardı. İçlerinden bir tanesi de yerde yuvarlanıyor kendinden geçmiş bir şekilde "Türkler geldi! Türkler geldi!" diye avazının çıktığı kadar bağırıyordu. Onun bu haykırışları cemaatin gözyaşlarına karışıyor, mescidin kubbesinde eriyip gidiyordu. Aynı duygular içerisinde namazlarımızı eda ettik. Namazdan sonra kimisine göre 70, kimine göre 50 kimine göre 40.. kim kaç yaşındaysa, işte o kadar yıllık bir ayrı kalmışlığın terkisinde hasret gidermeye oturduk.

Yetmiş yıllık hasretten sonra gelen bir kavuşmanın ardında ruhumuza kazınmış bin bir hatıra ile bu şehri geride bırakarak bir başka şehre doğru yola koyulduk. Gidiyorduk ama kime, nereye? Ne bir tanıdığımız vardı, ne de bir bildiğimiz. Küçükken dinlediğim masallarda özenle yetiştirilen şehzadeler, ilk av denemelerinde bir ormanda yolunu kaybeder, nereye gideceğini kestiremediği zaman atın gemini bırakır; at nereye giderse, o da oraya giderdi. Atlar şehzadeleri mutlaka güzel bir yere götürürdü. Biz de masallardaki şehzadeler gibi "Tevekkeltu alellah" diyerek gidiyorduk. Yedi saatlik bir yolculuğun ardından şehre ulaştık. İlk olarak şehrin en yüksek tepesine çıktık. Şehre hâkim bu tepeden aşağıdaki ovaları temaşa ederken neler canlanmadı ki hayalimde. Tepeden indiğimizde öğle yaklaşıyordu. Müslümanların çoğunlukta olduğunu duyduğumuz "Şeytan pazarı" denen semtteki bir mescide yöneldik. Mescide varıp kendimizi tanıttığımızda, mahalle halkı şaşkına dönmüştü. Memnuniyetlerini ve sevinçlerini ifade edecek kelime bulamıyorlardı. Birbirleriyle yarışırcasına bizi evlerinde misafir etmek istediler. Onların bu tavrı zihnimi on dört asır evveline, Efendiler Efendisi'ni evinde ağırlamak isteyen Ensar’ın gayretine götürdü.

Bütün mahallelinin bizi misafir etme istekleri karşısında herhangi bir kırgınlığa sebep vermemek için, "İçinizdeki en yaşlının evinde misafir olalım." dedik. Mahalle sakinleri teklifimizi mâkul karşıladı. Böylece hiçbir kırgınlığa sebep olmadan bu işi hâllettik.

Evinde misafir olduğumuz zat yetmişin üzerindeydi. Bizi tanıyıp buralara geliş gâyemize vâkıf olunca: "Size en iyi o yardımcı olur." diyerek bulunduğumuz yere yakın bir köyde yaşayan bir zattan bahsetti. Bunun üzerine hemen toparlanıp yola koyulduk. Kısa bir yolculuktan sonra, o zatın evine vardık. Avluya girdik. Bir köşede birkaç ocak kurulmuş, üzerlerinde kazanlar kaynıyordu. Kazanlardan yayılan et kokusu avluyu kaplamıştı. Anlaşılan ya bir düğünün üzerine gelmiştik veya bir davete rastlamıştık. Nihayet aradığımız zatın huzurundaydık. Doksanın üzerindeki bu nûrânî zat, bizim kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve bunun gibi daha başka soruları heyecanla sordu. Bizler kendimizi tanıtınca da birdenbire fenalaştı. Fakat, Allah'a şükür biraz sonra kendisine geldi. Kendine geldiğinde de "Evlatlarım, sizinle tanışır tanışmaz sizi soru yağmuruna tutmamı nezaketsizlik olarak görebilirsiniz. Ama bunun sebebi var. Ben bu gece rüyamda Peygamber Efendimiz’i (sas) gördüm. Bana "Yarın senin yanına benim torunlarım gelecek, onları iyi ağırla." buyurdular. Ben sabahtan beri sizi bekliyordum. Mademki Efendiler Efendisi (sas) "Gelecekler var." dedi. Ben geleceğinize mutlak gözüyle baktım. Sabahtan bir sığır kestirdim bu hazırlıkları da sizin için yapıyordum." dedi. Bu anlatılanlar karşısında yürek taşıyıp da duygulanmamak mümkün müydü? Her birimiz Peygamber Efendimiz’in (sas) bu vefâsı ve bize sahip çıkışı karşısında gözyaşlarımızı tutamadık. Efendiler Efendisi (sas), bizden evvel buralara gelmiş ve bize zemin hazırlamıştı. Kim bilir daha nerelere gidip başka arkadaşlar için ne zeminler hazırlayıp bekliyordur.
 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
ALLAH'IM! Bilerek yaptıklarımı, hatalarımı, günahlarımı bağışla. Allah’ım! En doğru işimde bana hidayet ver. Nefsimin şerrinden beni koru.

( Hadis-i Şerif - 0)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.

İbn Mâce, Ruhûn, 4.


 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com