Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Göklerin Çağrısı
Göklerin Çağrısı
06/09/2007
Canan SABA
Hani insan hayatının bazı dönüm noktaları olur ya. Onun dönüm noktası bir resim sergisi olmuştu. Öylesine gittiği bir resim sergisi. Bir arkadaşıyla buluşmak üzere anlaştıkları yerde beklerken arkadaşı arayarak gecikeceğini söylemişti. Peşinden de yağmur başlamıştı. Ne yapayım diye düşünürken gözleri karşıdaki sergi ilânına takılmış ve kendisini karşıdaki sergi salonunda buluvermişti. Niyeti dışarıda ıslanarak bekleyeceği süreyi, kapalı bir mekânda geçirmek, her ne kadar ilgi alanı olmasa da hazır gelmişken resimleri de görüvermekti.
Bu serginin kendisini böylesine etkileyeceğini hiç düşünmemişti. Öylesine girdiği sergiden öyle bir çıkışı olmuştu ki kozaya giren bir tırtılın kelebek olarak çıkışı gibi değişim geçirmişti.

Resimlere bakmıştı. Hemen her resimde bir ağaç mutlaka vardı. Anlaşılan ressam pek seviyordu ağaçları. Kimi resimlerde köyler, kiminde insanlar, kimisinde ağlayan, gülen çocuklar... Rengarenk ve çeşit çeşit çizgiler... Hepsi de çok güzeldi. Birkaç karman çorman resim de vardı. Pek bir şey anlamadan geçti onları. Sonra bir resmin önünde durdu. Bir gökyüzü resmiydi. Gece gökyüzü... Ne kadar güzeldi bir bilseniz. O resmin önünde kalakaldı. Geceleri gökyüzü bu kadar güzel miydi gerçekten.. ışık kirliliğinden görünmez olmuş ve karanlıklara saklanmış gökleri taşıyan şehirlerde doğup büyümüş biri olarak onu hiç böyle şaşaalı görmemişti. Resimde yıldızlar, gezegenler ve bulutsular görünüyordu her yerde. Beyaz ve sarı yıldızlar o lâcivert ve siyah karışımı tablonun üstünde öyle güzel parlıyorlardı ki içlerine küçük ampüllerin yerleştirilmiş olabileceğini bile düşündü bir an.. gerçek gibi duran gezegenler âdeta göz kırparak ona gülümsüyorlardı. Ya da ona öyle geliyordu. Yüzünde şaşkınlıkla beliren gülümsemeyle dalmış gitmişti resme. Sonra, tuvalin üzerindeki resim büyümeye, oda yavaş yavaş kararmaya başladı. Bütün salon geceye dalıvermişti. Etrafı sadece resmin içindeki yıldızların ışıkları aydınlatıyor, o duman gibi bulut veya bulutsular da resimden çıkarak uçuşuyorlardı. Resimden sızan siyah ve lâcivert boya damlaları odayı sarıyordu. Önlerine gelen her şeyi insanları, koltukları, renkleri, sesleri yutuyorlardı.. bütün yıldız, gezegen ve diğerlerinin hep birlikte bir şeyler mırıldandıklarını duyuyordu.

Harika bir şeydi bu. Bir rüya gibi sıradışı inanılmaz bir durumdu.

Omuzuna değen bir el salona yavaş yavaş dağılan boyaların, duvarlarda nazlı nazlı uçuşan bulutların, nebulaların beklenmedik ve inanılmaz bir hızla tekrar resme girmesini ve konuşma hazırlığındaki yıldızların ciddiyete bürünüp resim gibi davranmak üzere yerlerini almalarına sebep oldu. Odanın ışıkları yandı.

'Ooo, arkadaş! Sayemizde sergi de gezdin. Kusura bakma, trafik...' diye başlayan cümleyle her şey eski haline dönmüş ve kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı.

Arkadaşıyla gezip dolaştığı, konuştuğu daha doğrusu konuşmaya çalıştığı anlarda aklı hep bu olup bitenlerdeydi: "Acaba gerçekten bunlar oldu mu? Yoksa ayakta mı uyudum? O söyledikleri, mırıldandıkları neydi?" diye düşünüp durdu.

Sonra...

Sonra herkes onda bir değişme sezmişti. Geceleri oturup hayran hayran gökyüzünü, yıldızları seyre başlamıştı. Kendine küçük bir teleskop da almış ve tam bir sema aşığı olmuş çıkmıştı. Yıldızların gökyüzündeki yerlerini odasının eşyalarının yerini, yörüngelerini de evinin yolunu bildiği gibi biliyordu.

Geceleri kalkıp seyre dalıyordu bu harika mucizeyi. O koskoca taştan kütleler dolanıp duruyor, hiçbir an sabit durmuyor, hepsi dönüyor, dönüyor, dönüyordu. Göğe atılmış bir kudret imzasıydı onlar. Ve en ilginci 'Bindirildiğimiz gemiyle aralarında geziyor, dolanıyorduk.' Böyle düşünmek onu çok sevindiriyordu. Kendini bir muhatap seçtiği, bu gemiye bindirdiği, kendine kıymet verdiği ve bunları düşündürttüğü için Rabbine çok şükrediyordu.

Bu büyüklüğü, taşlardan yapılmış bu gösteriyi, peşlerinde tozdan kuyruklarıyla dolanan yıldızları, nazlı nazlı dönen nebulaları gördükçe içinde öyle bir coşku, bir itminan hissediyordu ki bu mucizenin sahibine ettiği secdelerde hep kalmak, hattâ tekrar secde edebilmek için secdeden kalkmaksızın bir daha secde etmek ve sonunda secdeleşip hayatına öyle devam etmek istiyordu.

Bir akşam işten çıktı. Yağmurlu bir gününün akşamında karşıdan karşıya geçmek için bekliyordu. Kırmızı ışık yandı. Kalabalığın içerisinde o da bekliyor, sabırsızlanıyordu. Şöyle bir göz gezdirdi etrafına. Yan tarafında yüzüne sardığı atkıdan sadece bir çift kara gözleri görünen ellerini ceplerine sokmuş, omuzlarını havaya kaldırarak üşümemeye çalışan bir kız, bilgisayarını ıslanmasın diye iyice sarıp sarmalayıp kucaklamış bir delikanlı, dimdik duran başını hiç kıpırdatmaksızın sadece gözleriyle etrafını kolaçan eden bir başka adam, hayattan bezmiş gibi görünen ve ellerinde son yaptığı alış verişin semereleri olan poşetlerle bir kadın.. Işık hâlâ kırmızıydı. Sanki zaman genişledi diye düşündü içinden. Başını kaldırıp tekrar ışığa baktı. Geri sayım yapan kırmızı renkli sayılar daha 23'ü gösteriyordu. Derken gözleri göğe kaydı. Böylesi yağmurlu bulutlu bir günde bir yıldız pırıl pırıl parlıyordu. Çok şaşırdı, daha bir dikkatle baktı. Evet, yağmurun ortasında bulutlu bir havada en az Venüs kadar parlak bir yıldız duruyordu. Çok şaşırdı bu işe. Daha bir dikkatli baktı. Evet, görüyordu onu. Ne garip diye geçirdi içinden. Düşündü, bilgilerini tekrar yokladı. İçinden 'Gökyüzünün bu kısmında böyle parlak bir yıldız olmamalı.' diye geçirirken bulutların ardından birkaç yıldız daha göründü. Hepsi de çok parlaktılar. Dizilişleri bildiği yıldızlardan değildi. Yüzünü iyice saran hayret ve şaşkınlıkla bakıyordu. Ne kadar garip ve ne kadar da güzel, dedi. Yıldızlarsa sanki onu iyice şaşırtmak için arkadaşlarını da çağırmış gibi her an biraz daha çoğalıyor, bulutların ardından çıkıyorlardı. Büyük bir neşe duydu içinde. Gökyüzü bulutlu ve bu parlak yıldızlarla dolu haliyle çok ama çok güzeldi. Allah'ım bu ne güzel bir gösteri, bu ne müthiş bir kudret, derken gözlerinin dolduğunu ve gözyaşlarının yağmur damlalarına karıştığını bile fark etmedi.

Acaba bana mı öyle geliyor, yoksa gökte gerçekten bir fevkalâdelik mi var, diye başını çevirdi. Duraktaki küçük kalabalık kendi halinde ve gökte olup bitenden habersiz kırmızı ışığın saniyelerini sayıyordu. Hayattan bezmiş gibi görünen teyze elindeki paketleri bir elinden diğerine geçirirken oflayıp pofluyor, delikanlı kucağındaki bilgisayara gelmiş olması muhtemel damlaları bulup silmeye çalışıyordu. O an atkıyla sarılmış yüzünden sadece gözleri görünen kızın da başını göğe kaldırıp baktığını fark etti. Sonra göz göze geldiler. O da görüyor galiba diye heyecanla sordu: "Sen de görüyor musun?" Kızın ne sorduğunu anlamadığını belirten sorusunu bile duymadan bu muhteşem olayı kaçırmamak için başını tekrar kaldırdı. Ses daha da arttı. Ve sonra ışıkların, trafik lâmbasının ışıklarının kararmaya başladığını fark etti. Vitrinler, caddeler, evler.. hepsi yavaş yavaş ama saliselere sığan bir hızla karardı. Gökteki yıldızların ışıkları artmaya başladı. Sonra yine yavaş yavaş ama hızlı bir şekilde aşağı doğru gelmeye başladı. Heyecandan kalbi güm güm atıyordu. Onlar yaklaştıkça hep birlikte seslendirdikleri o güzel musiki, bu güzel zikir belirginleşti. Artık çok net bir şekilde bu ilâhî koronun 'Ya Azim, Ya Kadir' dediklerini duyabiliyordu. Artık ne trafik ışığı, ne bekleyenler, ne onların görüyor, görmüyor veya duyuyor olması umurundaydı. Fizikötesi bir hâdiseye şahit olmanın heyecanı içerisinde yaklaşan yıldızlara baktı. İyice iyice yaklaştılar. Işıkları her yeri kapladı. Bu parlaklık içerisinde bir kapının açıldığını fark etti. Onu bekliyorlardı. En ufak bir tereddüt bile geçirmeden sevinçle kabul etti bu daveti. Buyur edildiği bu parlak kapıya doğru adımlarını attı. Her adımda çok daha farklı bir duygunun kendini sardığını hissetti. İçi ürperiyordu. Hayır hayır korku değildi bu. Heyecan, mutluluk, neşe, hayret karışımı bir duyguydu. Yavaş yavaş kapıya doğru yükseldiğini hissetti. Artık ayakları yere basmıyordu. Uçuyordu. Uzun zamandır hayal ettiği, rüyalarında gördüğü gibi uçuyordu. Sevinçle, heyecanla o parlak yıldızlara, dilinde onların zikri koroya doğru uçuyordu...

Bir korna sesi ve acı bir frenle kendine geldi. Keşke her zaman böyle bir koroya ve güzel rüyalara kavuşabilseydi. Halk içinde Hakk'la beraber olmanın mutluluğu vardı yüzünde; herkes ona bakıyordu. Duyduklarını ve gördüklerini başkalarına da anlatma yollarını arıyordu.
 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, halini düzeltirse, şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.

( Mâide - 39)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
Şüphesiz ki sözde ve işde doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır.

Buhâri, Edeb 69; Müslim, Birr 103-105. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 80; Tirmizi, Birr 46; İbni Mâce, Mukaddime 7; Duâ 5



 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com