Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Yalnız Adam
Yalnız Adam
06/09/2007
Mehmet ERDOĞAN

Hafif çarpık bacaklarıyla yalpalayarak yürüyordu. Adımları hantal vücudunu sanki zorla hareket ettiriyormuş gibi bir his uyandırıyordu insanda... Ablak çehresinde ilk dikkati çeken, sevgi dolu güleç gözlerdi... Sonra, gülerken ortaya çıkan çürük ve eksik dişlerle bir mağarayı hatırlatan ağız. Sigara kokan nefesi, yüzündeki derin keder çizgilerinin tercümanlığını yapıyordu...

Yanıma geldiğinde beni tanıyamadı... Fakat yüzüme dikkatle bakınca hemen o kendine has gülmesiyle tebessüm etti... Beni tanıdığını gözlerindeki dostluk izi taşıyan sevinç parıltılarından anlamıştım... Geçen sene bir genç ile Kırkpınar başpehlivanları gibi yaptığı güreşi kameraya almıştım; unutamazdı beni... Bir peşrev çekişi vardı ki, karşısındaki genç adam az kalsın minderi terk edecekti... Fakat birkaç el enseden sonra yorgun vücudu dayanamayıp kendini kenardaki tahta iskemleye bırakıvermişti... Kısa bir güreş olmuştu ama yine de alkışı şu ihtiyar cesur delikanlı toplamıştı. Kamp çocukları bir alkış tufanıyla onu taltif etmişlerdi...

Gözlerinde mahcubiyet okunuyordu. Edep insanları böyle olurlardı zaten... Benimle konuşurken yere bakıyordu durmadan... Tıpkı masum bir çocuk gibi...

Kemik ve ıslak ekmek dolu bir kâseyi sandalyenin altına saklar gibi koyduktan sonra elime sarılıp “hoş geldin” demişti...

Salkım söğüdün tentene örgülü gölgesine süzülür gibi giren bu yanık çehreli adam şimdi sandalyesinde ellerini dizinin altına kavuşturmuş, hafif öne eğik bir şekilde oturuyordu...

“Beni tanıdın mı Ahmet Amca” dedim. “Tanıdım” dedi gülerek... Çürük dişleri ona ayrı bir sevimlilik kazandırıyordu... Izdırap ve acılar onun pehlivan vücudunu eritememişti ama ağzındaki dişleri harap etmişti.

“Nasılsın?” dedim. “İyiyim” dedi... Sonra sohbetimiz koyulaşmaya başladı... Ama ara sıra çevresindeki fidanlara ve çiçeklere bakıyordu göz ucuyla... Ya da bana öyle geliyordu... “Hâlâ yalnız mı kalıyorsun burada?” diye sordum. O mahcup gözlerini benden kaçırarak “evet yalnız kalıyorum” dedi sessizce. “Zor olmuyor mu?” diye sorunca bir “ah!” çekmenin ardından “Zor olmaz mı” diye titrek bir ses yükseldi dudaklarından... Sonra yüzü hafif pembeleşmiş bir şekilde sanki utanıyormuş gibi bir eda ile, geçen sene kışı nasıl zorluklar içinde geçirdiğini anlattı..,

İnşaat yapılırken bacalar harç ile dolduğu için dumanı çekmiyormuş... Kaldığı odanın penceresinden soba borusunu dışarıya çıkarmasını söylemişler. Bu sefer de o istikametten esen yörenin meşhur rüzgârları sobayı tüttürmüş durmuş. “Bir parça ısınamadım, kış boyu pek üşüdüm pek!” diye serzenişte bulundu... “İlgililere anlatmadın mı?” diye sordum. “Bu sene elektrik ocağı kullanmamı tavsiye ettiler” dedi buruk bir çehre ile... “O kadar büyük oda bir elektrik sobasıyla nasıl ısınır bilmiyorum” dedi kalın dudaklarını bükerek...

Ne kadar samimi ve içten konuşuyordu... Sözünü esirgemeyen fakat itaatte de kusur etmeyen bir olgunluğa sahipti karşımda duran adam...

“Epey zorluk çekmişsindir bu zorlu mevsimde” diye derdine ortak olmak istedim. Fakat bana o kadar diyeceği şey vardı ki, bu girizgâhtan fırsat bulup anlatmaya başladı... “Zaten hanım da öyle demişti ölmeden evvel...””Yenge ne zaman vefat etti?” diye sordum buruk bir şekilde. “Dokuz sene oldu” diyebildi mahzun ve titrek dudaklarıyla... İyice hüzünlenmiştim.

Bu garip ihtiyar acının girdabında bir hayat sürüyordu... Yalnızlık, yoksulluk, aşırı hassasiyet onu vaktinden evvel yıpratmıştı...

Kapının girişindeki kulübeyi gösterdim. “Şu küçük odada kalsan” dedim. “Hem kışın ısıtması kolay olur, hem bahçeye giren ve çıkanı daha iyi görürsün.”“Çok dar” dedi. “Eşyalarımla iyice daralıyor, adım atacak yer kalmıyor” diye yakındı.

Son çare olarak, zorluk çekeceğini fakat bu zorlukların ona ahirette sevap olarak sunulacağını söylediğimde derin bir nefes alıp “zorluk ve sevap” diyebildi ancak... Sonra hanımının ölümünden bahsetti... “O da söylemişti bana bunu ölmeden evvel” diye tekrar etti biraz evvelki sözlerini. Belli ki, içini yakan bir şeyler, anlatmazsa özünü kavuracak bazı hatıraları vardı... Konuya nasıl geldi ve nasıl giriş yaptı anlayamadım. Fakat biraz sonra onun tane tane ve mahcup bakışlarla anlattığı hayat hikâyesinin içinde buldum kendimi... Belki bu hayatının bir karesini gözler önüne seriyordu ama, en önemli bir bölümüydü onun için... Feri sönmüş bal rengi gözlerini bazen benim, bazen kamp binasının, bazen de bahçedeki fidan ve çiçeklerin üzerinde gezdiriyordu. Fakat eminim ki, çevreyi görmüyor, sadece hafızasındaki hatıraları seyrediyor ve oradan derlediği dram ve trajedi karelerini tek tek bana tabir etmeye çalışıyordu...

“Yıllar önce hanım çok hastalandı” dedi... “Sigorta hastanesine kaldırdık” diye devam etti sözlerine... “Hastalığına bir teşhis koyamadılar. Birkaç gün hastanede yattı. Yanında kalmama izin vermediklerinden ben her gün erkenden hastaneye gidiyordum. O benim durumuma çok üzülüyordu. Kendi ızdırabını, acısını düşünmüyor da benim çektiğim, çekeceğim sıkıntıları dert ediniyordu hasta haliyle. Ona “şimdi beni değil kendini düşün. Hele bir yol iyi olup şuradan kurtul” diyordum tekrar tekrar. Fakat hastamıza karşı ilgisizlik beni çileden çıkarıyordu. Gün be gün gözlerimin önünde eriyip giden benim hanımımdı. Fakat ben, eli kolu bağlanmış bir şekilde onun solup gidişini sadece seyrediyordum. Hastalığı iyice ağırlaşınca ben dayanamayıp son çare diye baştabiple özel konuşmak için odasına gittim. Fakat kapı kilitliydi. Kapıyı çaldığımda içerden boğuk bir ses, “sonra gel!’ diye bağırdı...

Geri döndüm. Biraz sonra tekrar odaya gittim. Kapı yine kilitli ve yine o kovar gibi ses: “Sonra gel!” Benim hanımımın haline mi yanayım, yoksa içerden gelen umursamaz sesin yüreğimi burgu gibi delen acısına mı yanayım bilemiyordum ama, yine çaresizlikten kolu kanadı kırık bir şekilde geri döndüm...

Bir müddet sonra tekrar şansımı denemek için odaya gittim. Kapı yine kilitli...Tekrar o katı, acımasız sesin yankısı kulaklarımda uğuldadı... “Sonra gel...” Öfkelendim, kendimi kaybettim. Kapıya bir omuz vurdum. Kilitli kapı benim güçlü omuz darbeme dayanamadı ve hızla açıldı... Aman Allahım, gördüğüm manzarayla şaşkına dönmüştüm. Elimle yüzümü kapattım ve bu iğrenç tabloyu görmemek için hızla dışarı çıktım...

Odadan çıkarken “Sizi Allah’a havale ediyorum. Hakkınızdan Allah gelsin!” sözlerini histerik bir hastanın dudaklarından dökülür gibi birkaç kere tekrar ettiğimi hatırlıyorum. Artık burada bir an bile kalamazdım. Hastamı alıp evime gitmeye karar verdim. O zaman birkaç gündür bana “beni eve götür, burada ilgilenmiyorlar” diye yakınıyordu. Bu serzenişleri hastalığına veriyordum. Şimdi bu ilgisizliğin asıl sebebini daha iyi kavramıştım. Bu ne biçim bir düzendi. Bu ne çarpık bir cemiyetti. Bu ne perişan ve derbeder bir hayattı. İnsan hayatının küçük bir zevk kadar bile kıymetinin olmadığı sarsık, yıkık ve tersine dönmüş bir sistem ile karşı karşıya bulunuyordum. Bunalmış ve derbeder olmuş ruhumla doğru hanımımın bulunduğu odaya gittim. Yüzüm öfke ile mosmor olmuştu... Bunu hanımımın bana bakışlarından anlıyordum. “Hadi hazırlan gidiyoruz!” dedim. O dünden razı idi bu azap diyarından gitmeye... Hasta haliyle mümkün olduğu kadar hızlı hazırlanmıştı. Canhıraş iniltilerini yüreğim sızlayarak dinle ye dinleye, fakat çaresizlikten iki büklüm bir şekilde bu alil kadınla beraber hastaneyi terk ettim... Köyümüze vardığımızda evdekiler önce şaşırmışlardı. Sonra durumu anlatınca onlar da hak verdiler bana...

Hemen onu temiz bir yatağa yatırdık. Bitkin ve bitâb haliyle evdekilerin çevresinde toplanmasını istedi. Bir his mi idi onu böyle davranmaya iten bilemiyordum. Kuru dudakları, fersiz gözleri sanki son vasiyetini yapmak istermiş gibi son anlarından izler taşıyordu. Evdeki çoluk çocuk hep beraber çevresine toplandık. O yanı başına ayakucuna oturmalarını söyledi herkesin. Şimdi sessiz ve sakin fakat hüzünlü ve kederden içimiz kan ağlayarak onu dinliyorduk. Titrek ve solgun eliyle işaret ederek kızlarımı gösterdi. “Bunlar kocaya varır birkaç sene sonra; bunlara üzülmem... Şu delikanlı da bir gelin bulur, ona da üzülmem... Fakat” dedi gözleri bana çevrildi. “Seni yalnız, yapayalnız bırakıp gideceğime üzülürüm bey” dedi... “Elbisen yıkanmak ister, ev temizlenmek ister... Sofran yemek ister. Yalnızlık pek zor- dur, buna dayanabilecek misin? Senin için üzülürüm, sadece senin için...”

Ben buruk kalbimle, hüzünlü yüreğimle onun sözlerini içim kan ağlayarak dinliyordum. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Biraz sonra, “bana okusan” dedi... Ben Mushaf’ı alıp Yasin-i Şerifi açtım... Titrek ve ağlamaklı sesime bir şey yokmuş gibi bir eda kazandırmaya çalışarak süreyi okumaya başladım... O baygın gözleriyle kâh beni kâh çevresindeki evlatlarını süzüyordu. Birkaç akraba da benimle beraber dua ediyordu gizli gizli... Bir ara “dur artık ‘el-Fatiha’ deyiver” dedi. Ben “el-Fatiha” dedim. Yüreğimde bir hıçkırık düğümlenmiş, beni adeta acıların mengenesinde boğdukça boğuyordu...

“Şimdi hep beraber şahadet getireceğiz” dedi. Onunla beraber şahadet getiriyorduk. Biraz evvel titrek ve ölgün çıkan sesi, şahadet getirirken sanki daha gür ve heybetli yükseliyordu dudaklarından...

Biraz sonra “beni sağ tarafıma Kıble’ye döndürün” dedi... Sonra yıllar önce ölmüş olan bir çocuğun ismini vererek ve eliyle meçhul bir yönü göstererek “beni almaya geldiler” diye fısıldadı... Sonra ses seda kesildi, derin bir sessizlik...

Ahmet Amca kendini tutuyordu ama ben onun yaşadığı hatırayı gözyaşları içinde dinliyordum. Fakat ona belli etmeden gözlerimdeki yaşları siliyorum. Biraz evvel iyice dolmuş yüreğiyle gözlerini çevredeki meyve ağaçları ve fidanlar üzerinde dolaştıran Ahmet Amca, “Şimdi işte gördüğün şu bahçeyle ilgileniyorum. Tek tesellim şu çiçekleri, fidanları kurutmamak... Onlara su vermezsen kururlar. Tıpkı senin Hakikat bilgisi vermediğin zaman öğrencilerinin ruhunun çölleşmeye ve kuraklığa düşmesi gibi. Bunlar benim evlatlarım.. Bunlar benim yavrularım” derken gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Aslında o damlalar baştan beri akıyordu yüreğine ama, bu Osmanlı yiğidi, gözyaşlarını bir başka konuya geçince ceyhun etmeyi uygun görmüştü.

Gözlerini silip oradan ayrılırken ben “Ahmet Amca, yaralarını deştim kusura bakma, seni efkârlandırdım, beni bağışla” diyebildim ancak...

O bunların bir ehemmiyeti yokmuş gibi bir eda ile biraz evvel sandalyenin altına koyduğu kemik ve ıslak ekmek karışımı yiyeceği alıp, kamp binasının arkasına doğru yürüdü...

Birkaç adım attıktan sonra bir ağacın altında bağlı bir tazıyı göstererek “emanet olarak bıraktılar, yirmi milyon veriyorlarmış ama sahibi satmıyor. Fakat yemek yese yine iyi... Birkaç lokma yiyip yemeği bırakıveriyor” deyip, yalpa yalpa yürüyerek oradan uzaklaştı.

Ben bir müddet daha orada kaldım. Akşamın alacakaranlığı salkım söğüdün gölgelerini daha da koyulaştırmış ve çevredeki dağlan birer heyula şekline büründürmüştü. İçim biraz önce dinlediklerimle hüzünlüydü. Fakat başımı kaldırıp kamp binasının balkonunda yalnız başına oturan ve beni süzen bir talebemle göz göze gelince, bu hikâyeyi yalnız dinlemediğimi anladım. O hüzünlü gözlerle sanki benim yüreğimde düğümlenen hıçkırıklara ortak olmak ister gibi oradan uzaklaşıncaya kadar beni süzdü... Fakat onun bakışlarında ben biraz evvelki sohbetin can damarını okur gibi oldum. Sanki bir çağrı, bir yakarış vardı o bakışların derinliğinde...

Yüreklere işleyen, insanı iki büklüm edip azap ve çile mengenesinde sıkması, un ufak etmesi gereken bir çağrı idi bu..
 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
ALLAH'IM! Senden sıhhat, afiyet, güzel ahlak, kadere rıza istiyorum.

( Hadis-i Şerif - 0)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
Nerede ve nasıl olursan ol, Allah’dan kork.
Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip süpürsün.
İnsanlarla güzel geçin!

Tirmizî, Birr 55



 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com