Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Fikre Düşen Gölge
Fikre Düşen Gölge
06/09/2007
Cemal Doğan
İçinde bulunduğu eğitim sisteminin sebep olduğu kafa karışıklığı içinde, “hakîkate giden yol hangisidir?” diye merakla eline geçen her yazıyı tetkik ederken rastladı o makaleye. Yazı, felsefenin içine düştüğü çıkmazları anlatıyor ve getirdiği delillerle şimdiye kadar hiçbir şeye çözüm olamadığını ortaya koymaya çalışıyordu. Merakını celbettiğinden makaleyi bir solukta okudu. Batıl felsefenin insanı nasıl bataklığa düşürdüğünü anladı. Makaleyi tetkik edip bitirdikten sonra o heyecanla hemen değişik felsefe ekollerini anlatan epeyce kitap aldı ve yaz tatilinden de faydalanarak bunları incelemeye başladı.

Eline aldığı her kitap kafasında değişik fikirler oluşturuyor, bu fikirlerle hakikati bulduğunu zannediyordu ama okuduğu diğer kitaplar, bunun böyle olmadığını delilleriyle izah edince biraz önce “buldum” zannettiği hakikat, bir anda yalana dönüşüyordu. Bu fikir değişimi, onu içinden çıkılmaz durumlara sürüklüyordu. Sanki bütün felsefe kitapları birbirinin yanlışını çıkarmak için yazılmış gibiydi. Bu kitaplarda kafasına takılan yaratılış, insan, kâinat ve yeniden diriliş hakkındaki sorulara hiçbir tatmin edici cevap bulamamıştı. Çünkü okuduğu her eser bunları belli bir noktada izah edemediğinden aklında karmaşıklığa sebep oluyordu. Eserlerin bir ikisi müstesna büyük bir çoğunluğu sadece mücerred aklı esas aldığından, aklın sınırını aşan her hâdisede çözüm yolu tıkanıyor ve insana büyük bir karamsarlık veriyordu. Onda, bu soruların hiç çözüme kavuşamayacağı kanaatini uyandırıyordu. Halbuki, hangi hâdise olursa olsun maddenin ötesinde izah edilecek bir nokta olmalıydı. Bu eserler mes’elelere eğilmekten kaçarak hâdiseleri muğlak bir atmosfere hapsediyorlardı. Hâdiseleri sebebler zinciri içerisinde değerlendirmekten başka bir şey yapamayan eserlerden istifade edip, başkalarını onun kötülüklerinden koruyacağım derken kendisi öyle bir çıkmaza düşmüştü ki, yapmış olduğu ibadetlerden bile uzaklaşarak hayatını bomboş geçirmeye başlamıştı. Büyük bir rûhî depresyonun başındaydı. Bir gün, kafası yediği elmaya takılıyor, “elma mı ağaçtan oldu, ağaç mı elmadan meydana geldi?” sorusunun içinden çıkamıyordu. Başka bir gün seyrettiği gökyüzündeki muazzam âhengin nasıl kurulduğunu düşünerek sebeplerin bunu yapamayacağı fikri zihninden geçiyor, yine de bir çözüm yolu bulamıyordu. İçinde bulunduğu rûh çıkmazından dolayı eşyalar bile gözünde başkalaşmıştı. Artık eskisi gibi pencerelerinin önündeki o güzelim fesleğeni koklayamıyor, onun yok olup gideceğini düşündükçe rûhunda ayrılığın binbir ızdırabını çekiyor, aynı rûh haleliyle çok sevdiği arkadaşlarının dostâne ilişkilerine güvenemiyordu.

Hâdiselerin şuur altına yerleşmesinin tesiriyle olacak ki, rüyasında makaleyi eline almış, yeniden inceliyordu. Bu makalenin kendisini mevcut durumdan kurtaracağı hissiyle, onu didik didik ediyor ve hastalığının dermanını arıyordu. Makalenin sonlarına gelmişti ki, birden çok büyük bir heyecanla irkildi. Gözü bir cümleye takılmıştı. “Felsefenin içine düştüğü bu dalâletten kurtulması vahye dayanmasıyla mümkündür.” Makaleyi birçok kereler tahlil etmesine rağmen sanki bu cümleyi yeni fark ediyordu. Cümleyi âdetâ yutarcasına tekrar tekrar okumaya başlamıştı ki, mahalle imamının Dâvûdî sesiyle okuduğu ikindi ezanıyla uyandı. Rüyanın tesiriyle hemen yine o makaleyi eline aldı, aynı cümleyi orada üzerine basa basa bir defa daha okudu. O anda rûhunda anlatılmaz bir genişlik hâsıl olduğundan çocuklar gibi sevindi. Felsefenin kendisini içine ittiği durumdan nasıl kurtulacaktı? Birden makalenin yazarına bu husûsu yazacak ve vahyin mes’eleleri nasıl çözdüğünü soracaktı. Hiç vakit kaybetmeden hemen bir kalem ve kağıt alarak içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağını ve bu husûsta kendisine yardımcı olmasını yazardan rica etti. Artık yapacağı tek şey, ümitle gelecek cevabı beklemekti. Henüz cevap gelmemesine rağmen âdetâ içinde bulunduğu sıkıntılardan sıyrılmış gibi bir rûh haleti hissediyordu.

Aradan on gün geçmişti ki, kardeşinin “Abi sana mektup geldi” sözüyle okuduğu kitaptan başını kaldırarak kardeşinin elindeki mektubu aldı. Mektup, makalenin yazarından geliyordu. Oldukça uzundu ve besmeleyle başlıyordu. Belki de ilk defa, okuduğu besmele kendisine bu kadar tesir etmişti. Daha mektuba girmeden manyetik bir alana tutulmuş gibi oldu. Mektupta: “Yirminci asrın en büyük tehlikesi, fenden ve felsefeden gelen tehlikedir. Felsefe, zihinleri, fikirleri İslâmî açıdan sağlam olmayan insanları derhal tesiri altına alarak dalâlete sürükler. Her türlü belâlar, kötülükler ve şüpheler dinimizi bilmemekten, tahkiki iman nurundan mahrum kalmaktan ve cehalet karanlığından gelir. Her türlü saadetler, selâmetler, ferah ve neşe, huzur ve sükûn ve her çeşit güzellikler ise, imanımızı tahkik etmekten ve Kur’ân’ın getirmiş olduğu nurlu yola girmekten husûle gelir. Öyleyse bizler önce imandaki sistematiği yakalamalı, bu sistematikle eşyaya yönelerek ondaki sebep-netice münasebetlerini iman açısından değerlendirmeliyiz. Bu açıdan kardeşim, sizin içine düştüğünüz durumu çok iyi anlıyorum. Zira sadece siz değil, yirminci asrın fen ve felsefesiyle meşgul olan yüzlerce, binlerce genç de aynı hatalara düşerek hakikatten uzaklaşmaktadır. Eğer kurtarıcı bir el yetişmezse durum gerçekten vahim oluyor ve bu duruma düşen genç, bunalımlar içerisinde kıvranıp duruyor. Sizin hatanız, iman, hayat, kâinat, insan gibi mes’eleleri İslâm açısından öğrenmeden felsefeye dalmanızdır. Büyük Mürşidin deyimi ile “Fena şeylerle meşguliyet, fena tesir eder, fena iz bırakır. Husûsen böyle bir asırda bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfi zihinleri bulandırır.” Evet, menfilikleri, kötülükleri öğrenerek, onlarla mücadele edeceğim, gibi saf bir niyetle başlayıp, sonunda kendini kaybedenler çoktur. Kaybolmaman için aklî, ilmî ve mantıkî delillerle ikna edecek, kafana takılan sorulara tatmin edici cevaplar verecek olan eserlere yönelmen gerekir. Ayrıca tahlil edeceğin mes’elelerde aşağıda vereceğim husûsu kendine bir rehber kabul etmelisin ki, bir daha böyle hatalara düşmeyesin ve daima istikamette kalarak ibâdetlerden uzaklaşmayasın.

Sen mes’eleleri derinlemesine tefekkür etmeye alışmışsın. Bu güzel bir haslettir. Çünkü tefekkür, gafleti ortadan kaldırır. Lâkin tefekkürün metodunu bilememek, yanlış neticeler doğurur. Seni birinci, ikinci, üçüncü derecede ilgilendiren meselelerde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilat ile araştırmaya gir. Fakat afâkî malûmatta, yani seni direkt ilgilendirmeyen mevzûlarda araştırma yaptığın vakit yüzeyden, toplu ve tafsilatına girmeden araştırma yap. Çünkü afâkî tefekkür, dipsiz denize benzer. “Japonya’nın dağları, Amerika’nın bağları ne kadardır?” gibi bilgiler insanı ilgilendirmeyen konulardır ve afâkî malûmat cinsindendir. İçine dalarsan boğulursun. Bütün bu anlattıklarımı içinde toplayan şu vecizeyi kendine rehber edersen, bundan sonra içinde bulunduğun duruma bir daha düşmeyeceğine garanti veririm: “Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilatlı, afâkî tefekkürde ise icmâlî yaparsan vahdete erersin. Aksini yaptığın takdirde kesrette boğulursun. Şüphe seni havalandırır, benliğin kalınlaşır. Gafletin kuvvet bulur ve düşüncelerin maddede boğulur.”

Mes’eleleri bir mektubun çerçevesi içinde anlatmak oldukça zor olduğundan, sadece atlama taşı mahiyetinde kurtuluş yollarını kısaca izah etmeye çalıştım. İnşâallah mektuplaşmalarımıza devam edebilirsek, elimizden geldiğince soracağınız soruları, eserlerden istifade ederek cevaplamaya çalışırız. Ayrıca çevre kurma husûsunda size yardımcı olacak ve yine kafanıza takılan sorular husûsunda sizi düzlüğe çıkaracak bir doktor arkadaşımın adresini yazıyorum. Onunla münasebete geçerseniz, size her husûsta yardımcı olur. Allah (cc) yardımcınız olsun.”

Mektubu bitirdiğinde oldukça rahatladı. Kendisine tevhid için gerekli olan bilgileri almadan eline geçirdiği felsefî kitapları okuduğu için bu duruma düşmüştü. Yapacağı tek şey, mektupta yazılan çözümler doğrultusunda hareket etmek, ve doktorla tanışmaktı. Önce kütüphanesine giderek mektupta tavsiye edilen kitaplardan olup olmadığına baktı. Kütüphanesinde küçük bir kitap vardı. Rastgele açıp okumaya başladı: “Akla iman nuruyla bakarsan öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. İnsanın çekirdeği olan kalp, kulluk ve ihlas altında İslâmiyet ile beslenir ve iman ile uyandırılırsa ötelere açılan bir pencere olur ve insan oradan eşya ötesi hâdiseleri temaşa eder; göz iman ile ışıklanır ve nurlanırsa bütün kâinat güllerle süslü bir cennet şeklinde görünür. Kulak lahûtî sesle yıkanırsa, kâinattaki sesler bir senfonizma olur, rüzgârların terennümatı, bulutların naraları, deniz dalgalarının nağmeleri birer teşbihe dönüşür.. ve keza...” Öyleyse gel hayatını imanla nurlandır, İslâm hayatına hayat olsun.

Kitap aynı minval üzere devam edip gidiyordu. Sanki her cümlesi kendisini muhatap almış ve kendi dertlerine ilaç olarak yazılmıştı. Okumaya devam etti. Okudukça rûhunda bir genişlik hissediyor, rûhunu sıkıp saran hafakanların yavaş yavaş kaybolduğunu görüyordu. O kitaplardan kütüphanesinde iki tane daha buldu. Bunları da âdetâ bir solukta bitirdi. Rahatlamanın verdiği güvenle adresi verilen doktoru arayarak randevu aldı. Ertesi gün buluşmak üzere yine kitapların engin deryasına daldı.

Doktorla buluştuğu zaman çok heyecanlıydı. Doktoru görünce heyecanı birden bire yatıştı. Çünkü karşısında çok mütevâzı bir insan vardı. Doktor onu evine yemeğe davet etti. Sofradakilerden birisi de edebiyatçıydı. Yemekler yendikten sonra salona geçildi ve sohbete başladılar. Kafasına takılan soruları soruyor, doktor ve edebiyatçı çok muazzam aklî, ilmî ve mantıkî delillerle cevaplar veriyorlardı. Doktor beyin cevapları sanki onun rûhunda bir cerrâhî müdahale yapıyor ve şüphelerini yok ediyordu. Sohbet devam ederken zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmamıştı; saat gecenin ikisine gelmişti. Oradan ayrıldığında bir kuş kadar hafiflemiş, sanki bütün hastalıkları sona ermişti. Kısa zamanda tavsiye edilen kitaplar ve arkadaşları sayesinde ufkunda yepyeni bir dünya belirmişti. Gerçek dostları bulunca, bütün kötü düşünceleri dağılarak huzura ermişti.
 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
ALLAH'IM! Bana azgınlık yapana karşı bana yardım et. Bana zulmedenden intikamımı al. Bedenime afiyet ver. Gözümü ve kulağımı bana faydalandır. Onları bana varisçi kıl.
Hadis-i Şerif


( Hadis-i Şerif - 0)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da
sona erer, şu üç şey bundan müstesnadır: sadaka-i
cariye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden
hayırlı evlat.

Müslim vasiyet 14, tirmizi ahkam 36


 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com