Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Kemankeş Sırrı "Okçuluk Üzerine"
Kemankeş Sırrı "Okçuluk Üzerine"
06/09/2007
Ertuğrul Kocatürk
OK’UN TARİHİ
Ok, insanlık tarihinin en eski silahlarından biridir ve tarih öncesi devirlerden itibaren Avustralya dışında dünyanın her yerinde örneklerine rastlanmıştır.

Okun tarihçesini yazan Abdurrahman Taberi’ ye göre oku ilk olarak Âdem(a.s.) kullanmıştır. Daha sonra biz oku Eski Mısır, Babil ve Çin’de görmekteyiz.

Daha detaylı bilgiler ise Oğuz Destanından itibaren bütün şifahi ve yazılı Türk kaynaklarında rastlamaktayız. Eski Türk cemiyet yapısı da, ok’a dayandırılmaktadır. J. Nemeth, “Oğuz’ adının “oklar’ manasına geldiğini ileri sürmektedir. Nitekim, en büyük Türk boyu olan Oğuzların, daha, destani devirlerden itibaren ‘Boz ok” ve ‘Üç ok” olmak üzere iki büyük kola ayrıldığını görmekteyiz. “Boy-kabile” manasına gelen bu ok, yalnız silah değil, aynı zamanda bir sembol olarak bir değer ifade etmektedir.

Ayrıca ok, Türklerin eski lügatında “Miras hissesi” manasına gelmektedir.
Türk; hayatını, babasından tevarüs ettiği okuyla kazandığı için ona “miras hissesi” demiştir.
Selçuklular’ da da ok ve yay, hem adaleti, hem de hâkimiyeti (hükümdarlığı) temsil eden bir semboldür. Tuğrul Bey’den itibaren Selçuklu hükümdarları iç ve dış yazışmalarda bu işareti kullanmışlardır.

Okçuluğun İslam tarihindeki yeri apayrı bir güzellikler kuşağıdır. Okçuların piri kabul edilen ve Allah (c.c.) ve Resulu (sav.) yolunda ilk ok atma faziletinin sahibi şanlı sahabi, Sa’d bin Ebi Vakkas (r.a.) Hazretleri’dir.

Uhud gazasının ölüm kalım mücadelesi verildiği en tehlikeli anlarında, Peygamberimiz (sav.), Hz. Sa’d’a elindeki okları verip: “At ya Sa’d at! Anam babam sana feda olsun” buyurarak, ona büyük iltifata bulunmuştur. Peygamberimiz (say.), daha önce bu sözleri kimseye söylememişti. Hz. Sa’d da, hayatı boyunca Resulullah’ın kendisine söylediği bu iltifatla iftihar etmiştir.
Resulullah (sav.) aynı gün Hazreti Sa’d için:
‘Allahım, onun attığını isabet ettir. Duasını da kabul et!’ buyurmuştur.
Hz. Sa’d’ın, Uhud günü kâfirlere bin kadar ok attığı rivayet edilmiştir. Onun bu oklardan her birini atarken Resulullah’ın: “Fedake ebi ve ümmi- At, anam babam sana feda olsun” teşvikine mazhar olduğu hesap olunursa o gün Efendimiz’in (s.a.v.), ona hoşnutluğunu bin kere beyan ettiği anlaşılır.

Okçuluk sanatı, Türklerin İslamiyeti kabul etmesinden sonra bilhassa Osmanlı’da büyük gelişme göstermiştir. İlk fetihlerden XVI y.y.’ın ilk çeyreğine kadar Osmanlı okçu birlikleri, savaşların kaderine tesir eden önemli bir faktördür.

OK’UN YAPILIŞI
Çam, gürgen ve kayın ağaçlarından yapılan okların en iyisi genç çam ağaçlarından yapılırdı. Bu çamların en iyileri de Bayramiç’nin Çavuş Köyü Kumunç dağında yetişirdi. Devletin, çam ormanlarında yalnız körpe çam dalı kesmeye memur ettiği “Çamcı” denilen hususi müfrezeleri vardı. Bunlar üçer parmak kalınlığında ve bir metre uzunluğundaki çamları keserek rutubetsiz bir yerde en az üç sene bekletirlerdi.
En iyi ok yapmak için bu çamların yirmi sene, bunların daha mukavemetlisi olan “Tımarlı” okları elde etmek için ise, elli sene bekletmek lazımdı. Bursa, Edirne ve İstanbul başta olmak üzere imparatorluğun büyük şehirlerinde ok yapımcılarına mahsus çarşılar meydana getirilmişti. Buralarda imal edilen oklar daha sonra hususi sandıklarda fırınlara verilirdi. Belli zaman aralıklarıyla da soğuğa ve güneşe tutularak oklar hazırlanmış olurdu.

Ordunun ok ihtiyacı Cebeci Ocağı tarafından karşılanırdı. 1511’de bu ocak tarafından 780.000 okyaptırılmıştır.

Okların sap kısımlarına, okun yörüngesinde gitmesi için “yele” tabir edilen kuğu ve kartal tüylerinden takılırdı. Devletin, bu tüyleri temin eden hususi teşekkülleri vardı. Topkapı Sarayı’nda, Gülhane hastanesinin yanında bulunan havuzlarda yelelik tüy elde etmek için kuğu yetiştirilirdi.

Okların başlarına takılan ve demren denilen madeni sivri ucun geçirildiği yere “soya” denilirdi. Çavuş oklarının soyasına, içi delik bir kemik takılır, düdüklü ok denilen bu kemik, ok atılınca yılan gibi ıslık çalardı. Uçları testere gibi tırtıklı olan demreler de vardı ki, bunlar saplandıkları yerleri paramparça etmeden çıkmazlardı. Geniş uçlu demrenler, ayı, domuz gibi av hayvanlarına atılırdı. Uçları meşinli oklar da tecrübe, staj ve talim için kullanılırdı.

Osmanlı, oklarının en mühimi parlayıcı, fitilli (dumdumlu) oklardır. Bunlar deniz savaşlarında, düşman yelkenlilerine atılırdı. Demrenlerinin uçlarında yelkene sarılacak çengelleri, barut fişekleri ve fitilleri bulunurdu. Kemankeş (okçu), bu okun fişeğini ateşler ve yelkene fırlatırdı. Ok yelkene isabet eder etmez patlar ve yelkeni cayır cayır yakardı.

OKMEYDANI
Osmanlı, okçuluğu geliştirmek için imparatorluğun çeşitli yerlerine spor sahaları kurmuştur. Sultan Orhan’ın Bursa’da yaptırdığı ‘Atıcılar” meydanından başlayarak Osmanlı şehirlerinde 30 kadar ok meydanı (meydan-ı Fir-Endâzan) tesbit edilebilmiştir. Bunların en meşhuru bugün “Okmeydanı” diye bilinen Haliç sırtlarındaki meydandır. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’un fethini müteakip otağını kurduğu bu yere hususi ehemmiyet vererek okçuluğu ele almıştır. Vakfiyesinde bu yer için: “Burası o kadar mühimdir ki, buradan sert tırnaklı hayvan geçmeyecek mümkünse kuş uçurtulmayacaktır” diye söz eder.

Fatih’ten sonra okçuluğu geliştiren oğlu II. Bayezid, buraya tam teşekküllü (içinde zengin vakıfları, içtima ve spor salonu, aşevi, arşiv ve kütüphanesi bulunan) bir tekke kurar ve adına “Okçular Tekkesi” denilir ve zamanla Okmeydanı şehrin en ilgi çekici köşelerinden biri haline gelir.

OKÇULAR TEKKESİ
Okçuluğun geliştirilebilmesi ve ok talimlerinin muntazaman yapılabilmesi için kurulan okçular tekkesi (spor klübü)’nin başında “Şeyhü’l-meydan Okçular şeyhi” denilen vazifelinin bulunduğu bu tekkelerde herşey usule, kaideye bağlanmıştı.
Okmeydanında talime başlamak isteyen “kabza talibi” atıcılar arasına kabul edilmeye layık görülürse, isteklinin eline merasimle yay verilir ve kendisine bir üstad (antrenör) gösterilirdi. Bu merasimde, bir atıcıda bulunması gereken vasıflar, atıcı namzedine uygun bir şekilde anlatılırdı. Atıcılar şeyhi tarafından kendisine bir belge (lisans) verilerek yay kullanma iznini aldığı bildirildikten sonra, hayatı boyunca sakınacağı şeyler ve yapacağı yazifeler gösterilirdi. Buna “kabza tes//m nasıhatı”denirdi. Herkesin elini yay verilmez, rastgelene atış usulleri
öğretilmezdi.
Atışlara başlayan kimsenin tam bir atıcı olabilmesi için 900 gez (1 gez: 66 cm) mesafeye ok atabilmesi lazımdı. Bunu başarabilen talibin adı atıcılar siciline kaydedilirdi. Bu münasebetle yapılan merasim okçular şeyhinin önünde yapılır ve merasim sırasında üstadı tarafından yeni kemankeşin kulağına “Kemankeş sırrı” söylenirdi.

KEMANKEŞ SIRRI
Günümüzde ağzından laf alınamayan kimseler hakkında kullanılan “Kemankeş Sırrı” tabiri, bize kişinin, kendi hünerini Hakk’ın inayetiyle birleştirmesinin zaruretini veciz bir katiyetle anlatır. Kemankeş namzedi, kabzayı ustasının elinden alırken, ustasının, bu işe talip olanın kulağına: “Ve ma ramayte iz rameyte velâkinnallahe ramâ: Ey bu işe talip olan, attığın zaman sen atmadın, fakat, Allah attı.” (Enfal/l7) ayetini okuyarak, namzedin sporculuk hayatı boyunca kazanacağı başarılardan dolayı, gurura kapılarak kulluk sınırını tecavüz etmemesi gerektiğinin şuurunu telkin etmektedir.

Günümüzün spor camiasının, bu mesele üzerinde oldukça durması gerekmektedir. Profesyonellik adı altında, sporun cemiyet çapında kumara döküldüğü, sporcunun da maddi kuvvetiyle manevi kuvvetinin dengeli geliştirilemeyip, her nev’i aşırılıkların boy attığı günümüzde, sporcuların, fizik kuvveti kadar imandan kuvvet ve destek bularak ölçülü hareket etmelerinin sağlanması, sağlıklı bir fert ve cemiyet hayatı için zaruret olduğu aşikârdır.


MÜSABAKALAR
Ok yarışmalarının, birkaç çeşidi vardı. Bunların hepsinde de başarı elde edebilmek için, yarışanın vücut kuvvetiyle beraber, yay çekmede ve ok atmada hüner sahibi olması lazımdı. Okçular, “atıcılıkta, sanat kuvvete hâkimdir” derler. Yarışmaların başta geleni uzun mesafeye atışlardı. Buna, “menzil atışı” denilmektedir. İkinci yarışma şekli, okla nişana vurmaktı. Buna, “puta atışı” denilirdi. Üçüncü yarışma, ucu demir oklarla kalın ağaç kütüklerini veya sert maden levhaları delmekti. Buna da “darp vurmak” denirdi.

MENZİL AÇMA- MENZİL BOZMA
Uzun mesafe atışlarında rüzgâr istikametine göre (Yıldız, Lodos, Gündoğusu) atış yerleri vardı. Yarışacak kemankeş, ayak taşı denilen yere abdest alarak gelir ve orada bulunan diğer kemankeşlerin; hep bir ağızdan, kendilerine has bir söyleyişiyle:
“Ne hava vü ne keman-ü kemankeş
Ancak erdiren menzile nidayı ya Hak!” diye seslenmelerinin ardından okunu atardı. Bir atıcının atmaya muvaffak olduğu en uzun mesafe bir rekor teşkil eder ve okun düştüğü yere menzil taşı denilen mermerden bir sütun dikilir ve üzerine adı yazılırdı. Daha sonra başka bir kemankeş o menzil taşından daha ileri okunu düşürebildiği takdirde o da taş dikme hakkını kazanırdı. Böylece ikinci, üçüncü, dördüncü taşlar sıra ile birbirini takip ederdi. İlk dikilen taşa, o menzilin “ana taşı” denilirdi. Bazı rekorlar asırlarca kırılamamış, bazı menzillerin, geçilebilmesi kabil olmamıştır.

Devrin ünlü kemankeşleri ve attıkları mesafelere gelince: Kazzaz Ahmet (1037 gez), Sinan Subaşı (1109 gez), Kaptan Sinan (1232 gez) ve Tozkoparan (İskender 1281,5 gez) ki okçulukta erişilen büyük bir rekordur(845.79 cm) ve adına da:
“Sahib-ü menzil-i fi’l-meydan
Ellezi ismuhu Tozkoparan”


diye beyit dizilmiştir.
Ayrıca Osmanlı hükümdarlarından Bağdat Fatihi Dördüncü Murat, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut da İstanbul Okmeydanı’nda menzil taşı sahibidirler.

TOZKOPARAN İSKENDER
İstanbul Okmeydanı, birçok ünlü atıcılar görmüştür. Bunların en namlılarından biri de Tozkoparan İskender’dir. Tozkoparanın yetişmesi hakkında eski kavisnameler şu malumatı verirler:

O asırda İran’dan Bahtiyar adını taşıyan bir pehlivan gelip, hükümdarın huzurunda sert yaylar çekmiş, birçok aynalar (metal levha) vurmuş ve büyük hünerler göstermiş. Hükümdar: ‘Bizde buna galip olan kimse yok mudur?”deyince, “Padişahım bir nice gün aman verin tedarik olunur” demişler. Atıcıların, ileri gelenleri bir yere toplanıp görüşmüşler ve şu tedariki görmüşler:

Birkaç kantar ağırlığındaki bir top taşına demirden bir halka yapıp Bab-ı Hümayun’dan içerideki meydana koymuşlar ve: “Her kim bu taşı kaldırırsa çok büyük ihsan vardır!”diye etrafa haber yaymışlar. Herkes o demir halkaya yapışıp yerden iki parmak kadar ancak kaldırabilirmiş. Ziyade kaldırabilen ancak bir karışı bulabilirmiş. Tozkoparan İskender ise o devirde Acemi Oğlanlarından Bakraç Oğ1anı imiş. Oradan geçerken birçok adamın toplanarak taşın yanında durduklarını ve kaldırmağa çalıştıklarını görmüş. Hemen bakraçları yere koyup, taşın halkasına yapışır ve üç defa göğsü üzerine kadar çıkarıp yere vurur!

Bunun üzerine Tozkoparan’a Padişah 1000 altın ihsan ederek: “Göreyim seni” der. Tozkoparan, Okmeydanı tekkesine götürülür. Kendisini yetiştirmek için üstadlar tayin edilir. Böylece Tozkoparan İskender, Okmeydanı’nda üstadlarla birlikte altı ay çalışır. Muhkem idman yapar. Geceleri sol kolu ve kalbi üzerine yatmasın diye sabaha kadar iki adam Tozkoparan’ın başında bekler; İşte böyle sıkı bir hazırlanmadan ve çalışmadan sonra Tozkoparan’ı Padişah’ın huzuruna çıkarırlar. Yabancı pehlivanı da çağırırlar. Tozkoparan, İran’dan gelen pehlivanın çektiği yayların üstüne kuvvetli bir yay daha koyduktan sonra bunları kolayca çeker ve Bahtiyar’ın darp vurduğu yani deldiği aynaların üzerine bir ayna daha koydurarak onu da kolayca deler. Hükümdar, Bahtiyar’a büyük ihsanlar edip: “Var imdi gördüğünü iyi söyle” diyerek memleketine yollar.”

NETİCE
Büyük bir mütefekkirimizin: “Bir millet dünüyle içli dışlı olduğu sürece, yarınlarını teminat altına almış ve varlığını en sağlam temeller üzerine oturtmuş sayılır. Ruh kökünden uzaklaşıp, özüne yabancılaştığı sürece de her esen rüzgârla yer değiştiren çer çöp gibi savrulup gider ve katiyen istikbal va’d edici olamaz” dediği gibi; öze ait tarihi değer ve teşkilatlarımızın bir nostalji çerçevesi içinde kalmayarak, geliştirilip insanımızın istifadesine sunulması gerekmektedir. N. Sami Banarlı’ ya bir Amerikalı Profesörün: “Siz tarihte defalarca başarı kazanmış bir milletsiniz. Bize veya başkalarına imrenmek neyinize? Biz, yeni bir millet olduğumuz için, tarihte muvaffak olmuş milletlerin sırlarını araştırır bulduğumuz ve uygun gördüğümüzü asrımıza tatbik ederiz. Sizden de aldığımız kıymetler vardır. Evet ilerlemek istiyorsanız, muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle, hangi usul ve teşkilatlarınızla kazandınız? Bunları araştırınız. Bulduklarınızı modernize ediniz, Kendi milli ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz” dediği gibi, bilhassa bu yazımızda üzerinde durduğumuz; sporun faydaya müteallik branşları olan ata sporlarımızın geliştirilip, onlara ahlaki değerlerin yerleştirilmesi, sporcuların da bu çerçevede madde ve mana buudlarının paralel geliştirilerek örnek şahsiyetler haline getirilmesi önem arzetmektedir. Hele hele, gençlerimizin hayranlık duydukları ve her türlü aşırılıklarıyla medyalarda boy gösteren sporcuların, kahraman(!) kabul edildiği günümüzde, bazusu kadar imanıyla da öne çıkıp, antreman aralarında seccadesini sererek kulluk şuuruyla Kudret-i Hakiki’nin önünde secde eden gerçek sporculara ihtiyacımız var.

KAYNAKLAR
1 -Ayverdi, Samiha; Bağ Bozumu, Hülbe Yay., İst 1987.sh.22
2- Banarlı, Nihat Sami; Tarih ve Tasavvuf sohbetleri, Kubbealtı Neşriyat, İst.1984, sh. 159
3- Bayatlı, Yahya Kemal; Eski Şiirin Rüzgârıyla, ist. Fetih Cemiyeti Yay.. ist./
4- Edip, Eşref; Asr-ı Saadet. cilt. 1, Şamil Yay., İst./ 1985, sh. 420
5- İşbil. Tülay; “Ok ve Okçuluk”. Tarih ve Ed. Mec. Mart/ 1981, sayı: 3
6- Karamanoğlu, Derviş: “Ok Kandilleri’, Tarih Hazinesi, Aralık /1950, sayı: 3
7-Kunter, Halin, Baki; “Milli spor Tarihimizde Okçuluk”. Tarih ve Edebiyat Mecmuası, Aralık/1978, sayı: 12
8-K. W. A. Van der Weyde; “Geçmişte ya Günümüzde Okçuluk’, Organorama Dergisi, Ekim/1976, sayı: 1
9- Mutlu, İsmail; Sahabiler Ans, cilt I, Yeni Asya Yay.,İst/ 1989. Sh, 125
10- Şahin, M. Abdülfettah; çağ ve Nesil, T.O.V. Yay., İzmir/ l985
11- Sertoğıu, Mithat; Osmanlı Tarih Lugatı, Enderun Kitabevi, İst./986
12- Yücel, Erdem,’”Şeyh Hamidullah’ın Menzil Taşı”, Hayat Tarih Macmuası, Eylül/1974, Sayı: 9
13-Yeni Türk Ansiklopedisi Ok maddesi Cilt VII, Ötüken Yay,. İst.1985,sh.2722
1985, sh, 2722

 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
Sonra biz, peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte biz böyleyiz. Müminleri kurtarmak üzerimize düşen bir görevdir.

( Yunus - 103)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
Allah’a inandım de, sonra da dostoğru ol!

Müslim iman 62, tirmizi zühd 61


 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com