Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Büyük Karar
Büyük Karar
06/09/2007
A. Mesut ŞAHİN

Buhranların boğucu dalgalarından kurtulup, hakikatın iç açıcı sahillerine vardığından bu yana ruhunda hayli gelişmeler olmuştu. Kalbinde yeşeren inanç tohumu, derinlere doğru kök salmış göklere doğru da ser çekmişti. Yaşamasının bir gayesi, hayatının da bir manası vardı artık. Dünyanın ona kasvetli geldiği, her şeyin ne kadar faydasız ve manasız göründüğü hatta ölüp yok olmak istediği günler çok gerilerde kalmıştı. Hayatın, gözüne karanlık gelen her yönü aydınlanmıştı. Bütün yollar çıkmaza saplandığında O, ruhuna sonsuzluğu aşılayan ebedi ümit kaynağını bulmuş ve ızdırap içindeki vicdanına saadet nasib olmuştu.

Kendi yaşıtı olan gençlerin çoğu, sonu gelmez bunalımların sarhoşluğu ile bir hayalden, başka bir hayale koşarken O, hakikatler deryasında mütemadiyen yeni hazineler keşfediyordu. Zamanın akışı içinde yanından geçen her hadisenin, hikmetlerini anlamaya çalışmak ona, bir mucidin birşey icad ettiği zaman duyduğu zevki veriyordu. Böylece, bütünüyle, yaratılan şu âlemdeki hadiseler, akıllara durgunluk veren ve bir an muhakemesini durdurup, hayret içinde kendisini seyrettiren ahengiyle, ona birşeyler anlatıyor ve “manasız değiliz” diyerek sonsuzluğa akıp gidiyordu.

Ama ne acı ki, günleri hep böyle ilahi bilmeceleri çözmekle, zevk içinde geçerken, yıllar eskidi, zaman uzayıp gitti de, onun huzuru devam etmedi. Çünkü şu günlerde, öyle bir bilmeceyle karşılaşmıştı ki, şimdiye kadar hiç birşey onu böyle huzursuz etmemişti:
Üniversiteyi henüz bitirmişti. Büyük şehrin gürültüleri arasında yorulan kafasını dinlemek için kendi kasabasında bulunuyordu. Çoğu gençlerin de eğlence ve pikniğe çıktığı, güneşli bir bahar günü o da kırlara açılmıştı. Yeryüzü, ilahi kudretin fırçasıyla rengarenk boyanmış, yerlere çimenden halılar serilmişti. Ağaçlar, çiçek ve yapraktan saçlarını ve elbiselerini giymişler, yeniden dirilişi kutluyorlardı. Aydınlık gökten, bu mutlu güne huzur dökülüyordu. Güneş ışıkları yeryüzüne serilirken, renk renk böcek ve kelebekler de dışarıya serpilmiş uçuşuyorlardı. Çeşit çeşit güzelliklerin birleştiği yemyeşil tepelerin meydana getirdiği yaylalar, insan ruhuna aydınlık veriyordu. Yükseklerdeki karlar, hayatın fışkırman için eriyor, çaylar, toprağın sinesinde şırıl şırıl akıyordu. Rüzgar, sanki şu manzarayı incitmemek için çok hafif, latif şekilde nazik ve okşayıcı tabiatıyla esiyordu. Onun şükran duyguları kabarırken bu ilahi iltifat karşısında, kendisini bambaşka bir alemde hissediyordu.

Etrafı seyredebileceği, hafifçe bir tepenin eteğinde, küçük bir meşenin altına oturdu. Bazan etrafı seyrediyor, bazan da yanında getirdiği kitaptan paragraflar okuyordu. Bir ara kitabı kapatarak ayağa kalktı. Tepenin etrafım dolanarak, biraz daha yukarılara çıkmak için yürümeye başladı. Henüz yarım tur kadar ilerlemişti ki aşağıdan bir ses:
— Hey, delikanlı! diye seslendi.

Tanır gibi olduğu bu sesin kime ait olduğunu anlamak için, aşağıya doğru baktı. Evet oldukça zengin ve son model otomobili olmasına rağmen, bir kaç arkadaşını da alıp, hususi faytonuyla buraya gelmiş olan ressamdı bu seslenen. Güzel sanatlar akademisi mezunu ve yaşı da kırkın üzerinde idi. Kendi evleri ile ressamın o şatafatlı evi aynı sokakta ve birbirine yakın olduğundan, küçüklüğünden beri tanırdı onu. Kışın, özel olarak atelye şeklinde düzenlediği köşk biçimi evinin bir odasında, bahar mevsimlerinde ve yazın da, yine evinin bahçesinde çalışırdı. Kasabadaki yağlı boya tabelalar ve duvarları süsleyen bir çok manzaralar onun eseri idi. Kendisi hayata, tabiatın işkence verici bir şakası olarak baktığı lise yıllarında, hususiyle bu bahar mevsimlerinde sıkıntısını gidermek için, sık sık onun bahçesine gider, hem onun çalışmalarını seyreder hem de içini dökerdi. Fakat bu kasabada herkesin, aydın diye saygı gösterdiği bu ressamın yanında da onun kalbi hiç inşirah bulmamıştı. Çünkü o zaman o da kendisiyle aynı görüşü paylaşıyordu. Fikirlerde zıtlık olmayınca, gözler hep aynı karanlık noktaya bakıyor ve hakikat ışığını bir türlü göremiyordu. Ressama göre de hayat, tabiatın soğuk bir şakası veya tesadüfi bir komediden ibaretti. Üniversite kültürüne sahip bu adam onun kalbine bir damla huzur koyamamıştı ama şimdi kendisi ressama, ebedi huzur kaynağını bulduğundan bahsedebilirdi. İçi heyecan dolu olarak aşağıya indiğinde, ressam onu, tebessümünü esirgemeden karşıladı ve arkadaşlarıyla da tanıştırdı. Faytonuna giderek bir de sandalye getirdi.

Masada koyu bir sohbet başlamıştı ki ressam, masaya bir kaç içki şişesi getirdi. O, bu şişeleri görünce ressama:
— Bakıyorum eski âdetinizi bırakmamışsınız!
— Tabiatın soğuk şakasını duymamazlıktan gelmenin başka çaresi mi var? Ressamın arkadaşları da hemen bu konuşmalara kulak kabarttılar. O, ressama:
— Ama tabiat çok güzel, baksana şu manzaraya, tam şenlik!
— Tabiat güzelleşip kendine geldikçe, bizim de kendimizden geçmemiz gerekir! Çünkü O; güzelleşir, güzelleşir de tam en tatlı anında, bizim inadımıza bizi terkeder veya bizi öldürerek kendisini bizden kıskanır. Bu da bana anlatılmaz bir acı veriyor. Bu acının tek çaresi, işte şu kadehtir. Doktorum defalarca her gün aşırı alkol almamın benim için çok tehlikeli olduğunu söyleyip durur. Ama ömrümün sonbaharını bunsuz geçirebileceğime inanmıyorum!

Masanın üzeri, şişe ve bardaklarla dolmuştu. Vücuduna düşman kollar, bu bardaklara uzanırken o, kollarını göğsünün üzerine bağlamış, onları seyrediyordu. Hayatın gerçek yüzünü, her üniversitelinin kendisi gibi anladığını ve mutlu olabilmek için de, mutlak içmek gerektiğini sanan ressam, onun ruhundaki değişmeleri henüz anlayamamış ve:
— Ne o, sen daha başlamadın mı? diye sorunca O:
— Ben hayatı, mahlukatın içinde sahip olduğu en güzel simasıyla görünerek, kalbimi kendisine meftun eden, sonra da bir daha dönmemek üzere bana veda eden vefasız bir sevgili olarak kabul etmiyorum! Aksine, sizin yaptığınız bir tablo, insanın yalnız gözüne hitab etmesine karşılık; şu gördüğümüz eşsiz bahar tablosu, bütün renk, biçim ve desenleriyle, gözümüze; meyve ve sebzeleriyle, ağzımıza; mekanizmasının işleyiş tarzıyla, akıl ve mantığımıza; lezzetleriyle, dilimize; göğsümüze taktığımız çiçeklerinin kokusuyla, burnumuza ve her sene tekrar dirilmeleriyle, bizim de tekrar dirileceğimize işaret ederek bütün kalbi duygularımıza hitab etmektedir.

Ressam:
— Yani, ne demek istiyorsun! Sen hayatının yokluğa akıp gitmesinden hiç acı duymuyor musun?
— Ben, hayatın meçhul bir kabus yığınına aktığına değil, aydınlık bir ufka doğru yükseldiğine inanıyorum. Acı duymadığım gibi, size de acıyorum! Fakat çektiğiniz acıyı zannederim, siz kazanıyorsunuz!
— Anlayamadım?!
— Siz kendisinden ilham aldığınız hocanızın karşısına, sarhoş olarak çıktınız mı?
— Hayır, öyle bir münasebetsizlik yapmadım, yapmam da!
— Ama dikkat edin, şu anda böyle bir münasebetsizlik yapmak üzeresiniz!
— Çok kapalı konuşuyorsunuz!

Grupta, ressam ve kendisinden başka kimse konuşmuyor, diğerleri merakla takib ediyorlardı bu konuşmayı. Böyle olmasından memnundu ve ressama:
— Kabul edelim ki siz, şahaser bir tablo yaptınız. Daha sergilemeden bu tablonuzun ünü duyuldu. Şüphesiz ki bütün meraklılar, böyle bir tabloyu görmek isteyeceklerdir. Sanatkârlığınızdaki bu yüksek hüneri göstermek için, bu eseri sergilemek istemez misiniz?
— Üstün maharetinden dolayı takdir edilme arzusu, her insanın tabiatında vardır. Böyle bir şey, benim çok zaman gece rüyalarımı, gündüz hülyalarımı meşgul eder!

— Şimdi, o muhteşem tablonuzu sergilediğinizi düşünüyoruz. Davetiyeler göndererek ziyaretçileri davet ettiniz. Tebrikleri kabul etmek için, siz de salonda bulunuyorsunuz. Gayet kibar ve zarif, temiz ve şık giyimli ziyaretçilerin, salona girip tablonuzu görür görmez, hayret belirten ifadelerle “Hakikaten harikulade, seni tebrik ederiz ey ressam” diyecekleri
sabırsızlıkla bekliyorken, bir de baktınız ki; davet ettiğiniz şahıslar içeriye, sarhoş, üstü başı kirli, ağızlarında çirkin kelimelerle nara atarak daldılar. Hiç kimse, bu tabloyu inceleyerek değerlendirip, seni de tebrik etmediği gibi, o tertipli ve temiz salonu da kirletiyor ve vazifelileri de rahatsız ediyorlar. Böyle bir durumda sizin tavrınızı sorabilir miyim?Masanın başında oturanlar bakışlarını ressama yönelttiler. Ressamda hiddet belirmişti:
— Her halde, bunda yapılacak tek şey var, “Ben sizi böyle yapmanız için mi davet ettim. Siz, başkalarının davetine, böyle mi icabet ediyorsunuz”. der onları dışarıya atarım. Belki de o tabloyu, kafalarında parçalarım! Bu o andaki durumuma bağlıdır.
— Yapar mısınız bunu?
— Her hata affedilse bile, böyle bir nankörlük asla!
— O halde şimdi size soruyorum:
Şu gördüğümüz bahar manzarası, sizin de ilham aldığınız eşsiz bir tablo değil midir? Bu tabloyu bizim için yaratan, Sonsuz İlim ve Kudret Sahibi bir sanatkarı yok mudur? Niçin, davet edildiğimiz şu tabloyu incelemiyoruz da, üstelik bu muhteşem sergiyi, sarhoş olarak karşılıyoruz? Bu Yüce Sanatkâr, Pompei’nin üzerine Vezüv’ün kızgın lavlarını örttüğü gibi, sizin başımıza da şu tepeyi yıksa yaptığınız nankörlüğün cezası olmaz mı? Size kendi vicdanınızı dinlemenizi tavsiye ederim. Söylediklerinizin doğruluğunu sizin de inandığınıza inanmıyorum!

O böyle söyleyince; ressam ve arkadaşları, alaylı bir tavırla güldüler. Bu arada ressam:
— Sen çok değişmişsin, mistik bir havada konuşuyorsun. Sana da benim tavsiyem, fazla derinlere dalma, gençliğinin tadını çıkar!

O:
— Ben anlatamadım galiba, dedi.

Onların da kafalarının içkiyle bulandığı belliydi. Ressama gitmesi gerektiğini söyleyerek ayrılırken ressam:
— Sen çok dalmışsın yarın tekrar gel, bahçede olacağım, konuşuruz diyerek elindeki bardağı ağzına götürdü.

Onlardan ayrılarak tepeye doğru çıktı. Sonra yürümekten vazgeçerek bir ağacın altına oturdu. Ressam ve arkadaşları anlattıklarını anlamamışlar mıydı, anlamak mı istemiyorlardı. Acaba kendisi mi anlatamamıştı! Yoksa hakikatler telkin edilmez şeyler mi idi? Belki de onların kalbi taş kesilmişti! İşte onun çözemediği bilmece bu idi.

Şu topluluk koskoca “İnsan” adına rağmen, yine de mahlukatın en sefili olmaktan, kendilerini kurtarmış değillerdi. Derin bakışlarını, önünde çimenler arasındaki toprağa yöneltti. Ona öyle geldi ki; nefisleri adına kalbi duygularını öldürenlere lanet eden, yalnız kendisi değildi. İşte, bir zamanlar hayatın devr-i daimine girip, kahraman insanların, hakikat için çarpan yüreklerinde kan olarak dolaşan atomları kavi şu toprak, onların adımlarını, ağır bir yük sayıyordu. Şu çayır ve çimenler o nankör ayaklar altında muzdarip idiler.

O böyle düşünürken güneş tepeyi aşalı epey olmuştu.

Gölgeler ters tarafa doğru yönelmişti. Aşağıda, iyice kendinden geçip yerlere uzanmış olan topluluk ona, sanki manyetik bir tesir yapıyor ve burada oturduğu müddetçe ruhunu; kasvetli, siyah bir perde örtüyor gibiydi. Daha fazla tahammül edemeyecekti. Kalktı, evine dönmek için aşağıya indi. Ressam ve arkadaşları, tamamen kendilerini unutmuş bir vaziyette, çimenler üzerinde uyuyorlardı. Giderken, yanından geçtiği faytona koşulu, kırmızı atın yanına gitti, bir an durdu ve onun gözlerinin içine baktı ve tekrar yerde kendinden geçmiş halde yatanlara baktı, gönlünde yer eden hasret dolu şu sözleri mırıldanıyordu: Nerede kanatları varmış gibi uçup gidenler? Nerede! Yeleleri alevler gibi savrulan atlarıyla akın edenler? Hani nerede! Hakikat aşkına, nallarının altında yeri gümbürdetenler ve nerede seması, sissiz geçen berrak yollar?.

Hüzün dolu bir kalple eve doğru yürürken, kafasında düşünceler birbirini takib ediyordu: Şübhesiz ki şu topluluk, daha çocukken, beyinlerine sefahat tohumları ekilmiş ve temiz kalpleri, yalanla zehirlenmişti. Yabancı ve insafsız bir avcının, kendi pınarlarından, suyunu içen, masum ceylanları ürküterek, susuz bıraktığı daha fenası zehirli su birikintilerine sevkettiği gibi, bu vatanın evlatlarına da aynı şeyler yapılmıştı. önlerine gelenden zehir zıkkım şeyler yudumlar hale getirilmişti. Bu ne korkunç bir ürkütmeydi ki; susuzluktan ölecekleri halde geriye dönüp de bir türlü kendi halis pınarlarına yaklaşmıyorlardı.

Dünyevi istikbal endişesiyle yanıp tutuşan insan, hem sonsuz mutluluk istiyor, hem de, kendisini bu sonsuz mutluluğa götürecek vasıtayı hor görerek, ebedi istikbalini düşünmemek için, her yola başvuruyordu. Nefsi arzularına, model ve karşılık ararken, ruhun her gün biraz daha artarak kaynayan yaralarına, hiçbir çare düşünmüyordu. Yaptıkları fıtrat dışı hareketlerle, varlığını en derin yerinden yaraladığının farkında değildi. Ruhunda, önceden hayatın neşeli ışıkları parlıyorken, şimdi can çekişmenin acıları ve ölümün sessiz soğukluğu duyuluyordu. İnsana verilen binlerce kalbi kabiliyetlerin, paha biçilmez, hazları vardı. Ama beşer, bütün bunları terk ederek, bedeni zevkleri içinde yok oluyordu. Böylece insan, bütün gayesi, hayvani arzularının hudutları içinde serserice dolaşmak olan bir varlık haline geliyordu. Hayatı, yalnız bedeni hazları tatminden ibaret sayanlar bu sınırlar içinde, sınırlı olan her zevki tadınca, yaşamaktan usanmaya ve bıkmaya başlıyordu. Eğer inanç ve ümit kanatlarıyla, kendisini dünyaya bağlayan zinciri koparıp uçamazsa; intiharla kurtulacağını sanmaya başlayacaktı. Ruhunda inanç ve ümitten eser kalmayınca hangi vücud ayakta kala- bilirdi! İşte ümitsizlik içinde can çekişen birisine, ileride boynuna takacağı bir ip, hayattan daha cazip gelecek ve aç kalan ruh yırtıcı bir hayvan gibi kendi varlığını paramparça edecekti.

İnsana verilen en bariz hususiyet olan düşünmek; ne büyük hürriyettir! Ama neden insanoğlu bu hürriyeti kendi eliyle kısıtlıyordu? Yoksa, düşünmeyi mi unutmuştu insanlar? Şayet öyle ise nasıl düşünülür önce onu araştırmak gerekiyordu.

Evine vardığında, akşam çoktan geçmişti. Odasına çekilip biraz uyumak istedi. Fakat, uçuşup, uçuşup kafasında buluşan düşünceler onu uyutmuyordu. Neden, ressam ve arkadaşları, kendisini alaya almışlardı? Niçin düşüncelerine saygı duymamışlardı? Bundan sonra öğrendiği hiç bir hakikati kimseye anlatmayacaktı; toplumdan kendisini tecrid edecek, yalnız kendi işiyle ve eviyle meşgul olacaktı. Artık, kırlardaki suların şırıltısını, yapraklarda esen rüzgârın, zikirvari uğultusunu ve ormanların sonsuz sükünunu, insanların isyanım dindirmeyi tercih edecekti. O böyle düşünürken, vicdanı “Sen insan mısın?” der gibi, hayal ekranına şu levhaları gösteriyordu: Bunalım dalgaları arasında, boğulmak üzere can çekişen ruhlar... Ateş yığınına atılmak üzere hazırlanan çocuklar, gençler ve yaşlılar... Amansız bir fırtınanın, etraflarım susuz bir çöle çevirdiği topluluklar... Aldatıcı şeytanın, işkence verici tuzaklarında kıvranan insanlar... Bir taraftan da vicdanı, konuşmasına şöyle devam ediyordu: “Yalan daima yıkılmaya mahkum olduğu gibi, hakikat dahi hayat verici su gibi, her kurumuş kalbe sızmaya ve ışık gibi, her karanlığı aydınlatmaya meyyaldir. Yazık, onu dimağında hapsedenlere. Başkalarının önündeki tehlikeyi gizlemek ve onların felaketine sevinmek, kötü ruhların işidir.

Bir an düşündü, “Hayır!” dedi. Böyle, “bir kenara çekilmek” suç olacaktı, hem de vicdanını ezen en ağır suç...

Gençlik, güzellik ve maddiyatın, istikballerinde birçok derin uçurumları gizlediği gençler, şu hoyrat yaşayışın ruhlarda silinmez lekeler bırakan gerçek kirinden nasıl arınacaktı? Kim bunları, sefahet çamuruna dalmaktan alıkoyacaktı?

Her menfaate dikkat kesilen, her vicdana kulak tıkayan beyinler bunu düşünemezdi! Şu sefil dünyanın bütün debdebesini şiddetle arzu eden gözler bunu göremezdi! Riya için açılıp, gurur uğrunda inleyen ağızlar doğruyu anlatamazdı! Şimdi nefsi arzularım tatmin için hızla giden, fakat ileride artık yürüyemeyecek olan ayaklar, bu uğurda koşamazdı! Başkalarının hakkına hırsla uzanan eller bu fedakârlığı yapamazdı!

Gece sakindi. Geç saatlerde, mehtab o kadar muhteşemdi. Dışarıda, hafif bir rüzgârla sallanan yaprakların hışırtısından başka ses yoktu. Kasabada bütün ışıklar sönmüş, herkes rahat rahat uyuyordu. Ama o saatte, gözüne uyku girmeyen bir kendisi vardı. Odasında derin düşüncelere dalmıştı. Yüzünde gençliğin ve engin bir iç dünyasının nuru parlıyordu. Geceler sırlıdır. Ama onun kalbi, geceden daha çok sır saklıyordu. Sıkıntıyla gerilen göğsü, büyük bir mesuliyetin baskısıyla inip kalkıyordu. Herkes onu üzen bu manzarayı aklına getirebilir ama, onun kalbi yalnız kendisine aitti.

Tarihte, yaşayış tarzlarıyla karanlık birer sayfa teşkil eden Lut ve Semud kavmi, Pompei ve hemen ayni yolu takip takip ederek helak olmuş toplumlar gibi, bu toplum da yok olup gidecek miydi?

İçinde çırpınan bir şey vardı. Yüksek bir duygunun kabardığım hissetti. Biraz önce “Bir kenara çekil! Kanepelerin rahat köşeleri senin içindir!’ diyen iç varlık şimdi susmuş vicdanının sözlerini dinliyordu:‘Vereceğin emek; üzerinden kasırgaların geçtiği kumun üzerine yazı yazmak değildir! Kalplere işlenen, asırların aşındıramadığı, ilahi bir mühürdür, unutma! Hem insanın insanlığını muhafaza etmesi için, bu dünyada yürümek zorunda olduğu fazilet yolu, sarp bir yoldur. Çöller yürünecek, bataklıklar geçilecek dağlar aşılacaktır! , Çevik ayak, dikkatli göz, cesur kalp, güçlü irade lazımdır bu yolda. Hiddet, asla sesini yükseltmeyecek; öfke, hiç bir zaman alnım kırıştırmayacak; kalbin isyanla dolsa da, eline ve diline hâkim olacak, km gütmeden sabredecek, intikam almadan ızdırap çekeceksin!” Vicdanının tehditkar bir dille savurduğu bu cümleleri, yumruğu sıkılmış bir kol gibi, kafasının üzerinde hissettikten sonra, yere diz çökerek ellerini açtı ve şöyle seslendi:EY YÜCE VE SONSUZ KUDRET SAHİBİ, İnsanın ruh gelişmesine, yardım eden ve onu, insanlıkta, daha yüksek bir basamağa çıkaran her şey iyidir, eğer bu bir ızdırapsa; o da, vicdanı olan bir insan için, günah yaralarının üzerine, acı dindirici bir merhem gibidir. İnsanları birleştiren bütün güzel duygular, onların yüreklerinden silinip gitse de; kurumuş bir kalp, senin izninle hayata kavuşabilir. Asay-ı Musa, senin izninle kayalardan ab—ı hayat fışkırtabilir. Sissiz bir sema, çiçeklerin açması, insanların mutluluğu, hep senin lütfuna bağlıdır.”

Bir ruh hamlesi yaparak; insanların kalplerinde hakikatı korumak için şöhreti, hayatı ve son düşüncesine kadar, bütün varlığını feda edeceğine dair kararını vermiş bulunuyordu. Zamanı ve her türlü zor şartı aşan bir cesaretle verdiği bu karardan sonra, kan damarlarında rahat akmaya başladı. Sabah olunca pencereyi açtı. Şafak ona büyük bir huzur verdi. O gün rüzgâr, baharın kokularını taşıyan kanatlarıyla serin esti. Yapraklar tatlı uğuldadı. İlahi bir zevk, içini okşadı. Bakışlarını karartan o kederli düşünce yığın, bir gölge gibi gözlerinden sıyrılıp gitti. Altın yayını alır gibi, raftan kitaplarını aldı. Onları tekrar gözden geçirerek, hakikatın o şaşmaz ve sarsılmaz oklarını beyin sadağına koydu.

Vakit öğleyi biraz geçmişti. Ressam bu saatte evinin bahçesinde çalışıyor olmalıydı. Ona anlatacağı daha çok şey vardı. Sokağa indi ve yürüdü. Daha kapısına varmamıştı ki, ressamın bahçesinde kalabalık bir topluluk gördü. Ne vardı!? Kavga mı olmuştu? Yoksa ressam şahaser bir tablo mu yapmıştı? Belki de ressam bu topluluğa hayat hakkında nasihat veriyordu! Hayır! Ne kavga, ne de resim sergisi! Aşırı alkolün tesiriyle komaya giren ressam kurtarılamayarak ölmüştü! Nasihat mı? Belki! Anlayanlar varsa, yüzünün rengi değişmiş ve yerde upuzun yatan cesediyle ressam, en tesirli dersi veriyordu!

Şok olmuş bir vaziyette, kalabalığı yararak henüz yeni getirilmiş cesedin yanına gitti ve kararmış suratını gördü. Doktor, oradakilere, ressamı dikkatli olması için çok ikaz ettiğinden bahsediyordu. Evden hıçkırıklar, dövünmeler ve uyanılmaz bir uykuya dalan babaları için ağlayan iki küçük çocuğun “Babacığım! Babacığım!” diye insanın vicdanına tesir edip, tüylerini ürperten, hazin çığlıkları duyuluyordu.

Evet, anlayamamıştı bindiği vücut kayığının çürük olduğunu, bu kırkını aşmış adam. İrade küreklerini istediği gibi sallayarak, nefsinin getirdiği fırtınanın meydana getirdiği amansız dalgaların kurban olmuştu. Yaşadığı anlar, hatıralarıyla beraber hepsi, zamanın sonsuz uçurumuna düşüp gitmişti...

Kulaklarında akseden, iç parçalayıcı ağlamalara dayanamayarak, topluluğun garip bakışları altında ağır ağır bahçeden çıktı. Hüzün içinde evine döndü. Bir kaç gün, hiç kimseye bir şey sormadı. Soranlara da, “Evet” veya “Hayır” gibi kısa cevaplar verdi.

Fakat yıllar ona cesaretinden hiçbir şey kaybettirmedi. Kalplerinin bu cesur fatihini bekleyenler, Ona sinesini açtı...
 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
Kim yaptığı haksızlıktan sonra tevbe eder, halini düzeltirse, şüphesiz Allah, onun tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir.

( Mâide - 39)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
Her insan hata eder. Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.

Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.


 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com