Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Izdırap Yudumlayıp Kevser Sunan Bir Gönül
Izdırap Yudumlayıp Kevser Sunan Bir Gönül
06/09/2007
Ömer Faruk ÖZBEY

Her çeşit ızdırabı tatmıştı. Veya öyle zannediyordu.

İlkokul öncesi hayatını pek hatırlamıyordu. Hayalinde kalan tek hatıra annesinin sîmasıydı. Zaten annesi de herkese benzemeyen garip bir insandı. Hergün, ilk işi duvarlarında asılı duran kitabı okumak oluyordu. Arasıra kendisini de çağırır, dizlerine oturtur, önündeki kitaptan bahseder, açıklamalar yapar ve uzun uzun nasihat ederdi...

Izdırabın acısını ilk defa annesini kaybetmekle tatmıştı. Çile dolu hayatı da bundan sonra başlamıştı.

Üç-dört yaşlarında bir erkek kardeşi, bir de üvey anneleri vardı. Üvey anneleri de başka üvey annelere benzemiyor, bilakis kaynağını henüz bilemedikleri bir şefkat pınarı gibi, annelerinin yokluğunu hissettirmemeye çalışıyordu. Babalarını ise yılda üç-beş defa görür veya görmezlerdi. Gurbette çalışırdı. Sıhhati de pek iyi değildi. Doktorlar şu anda ismini hatırlayamadığı bir hastalığı olduğunu söylemişlerdi. Henüz annelerinin ölümü ile içleri kırık, boyunları bükük iken bir sabah babalarının da ölüm haberini almışlardı. Hastalığından mı, yoksa annelerinin ölüm acısından mı bilemiyordu.

Ufak bir odaları vardı. Mutfak, banyo, yatak, yemek ve misafir odaları... hepsi bu odaydı. Bulaşıklarını bir köşeye, üç-beş kutu ve torbalarını da bir başka köşeye yığmışlardı. Gece olunca da boş kalan köşeye ikincisi olmayan yataklarını seriyor ve yorganlarının altına gizleniyorlardı.

Korkuyorlardı. Yalnızlıktan, kimsesizlikten ve daha binbir türlü düşmandan korkuyorlardı. Gerçi bulundukları yer köydü. Hemen bitişiklerinde komşular, dostlar vardı ama yine de korkuyorlardı. İmkanları her geçen gün azalıyor, birbirinden güçsüz bu üç omuz, hayat emanetini muhafaza etme uğruna dayanılmaz sıkıntılar çekiyor ve gittikçe eziliyordu. Anlaşılan gaybî bir el tarafından ızdırap potasında pişiriliyorlardı...

Her çeşit ızdırabı tattı. Bazen buruk acılar sarardı benliğini, bazen de ızdırap düğüm düğüm olurdu boğazında ve gözyaşı olup dökülmeden çözülmezdi bu düğüm... Tek elbisesi olduğunu hatırlıyordu. Yıkayacağı zaman, kışsa ya evde oturur bekler veya okul önlüğünü giyerdi, yaz ise geceden yıkar, sabah giyerdi. Sonradan saadet asrından bir kutlunun da aynı şeyi yaptığını öğrenecek ve tarif edilmez bir duygu bütün benliğini saracaktı. Ve daha nice ızdırap...

İki senedir okula başlamış, bu sene üçe geçmişti. Zeki, çalışkan, olgun ve terbiyeliydi. Fakat bugünlerde kimsenin anlayamadığı başka bir ızdırabı vardı. Babasının birinci sınıfa başlarken aldığı önlük artık küçük geliyor, bu da onu çok sıkıyordu...

Fakat, bütün bu ve benzeri sıkıntı ve acıların içinde, üç kişilik yuvalarında bambaşka bir inanç ve teslimiyet rüzgarı eserdi. Buna sebep annelerinin nasihatları ve verdiği terbiye miydi, duvarlarında asılı duran kitabın heybeti miydi, bilemiyordu. İleride o asılı kitabın içinde ne olduğunu öğrenecekti. Çünkü bu, annesinden hatırladığı tek vasiyetti. Şimdi ise sadece tek-tük kelimelerini heceleyebiliyor, yüce bir makamdan ve yüce bir gaye için indiğini biliyor, fakat mahiyetini arılamıyordu.

Acı, ızdırap, gözyaşı ve teslimiyetle geçen son iki sene tahsil hayatının da son seneleri oldu. İmkanlarının kıtlığı, köylerinde başka okul olmaması ve kız talebe olması sebebiyle çok sevdiği okuluna devam edemedi. Önceleri bu ızdırap, gönlünde bambaşka bir yer etti fakat sonradan öğrendiği bazı şeyler bu ızdırabını hafifletti, hatta daha sonra bu duruma üzüldüğüne üzüldü. Artık bütün ümit ve hayallerini bu sene ikinci sınıfa geçen kardeşine bağlamıştı. O da çalışkandı, gayretliydi, ödevlerini yapmadan yemek dahi yemiyor, kaynağı meçhul bir aşk ve iştiyakla çalışıyordu.

Kendileri hesabına zaman hep aynı ritimde aktı. Izdırap, çile gömleğine yeni ilmekler ekledi. Ve nihayet kendisi on altısına bastı, kardeşi de ilkokulu bitirdi. Bu yıl kardeşi öğretmeninin de teşvik etmesiyle yatılı okullardan birinin imtihanlarına katılmış ve parlak bir dereceyle kazanmıştı. Kardeşinden ayrılmak ve temelli yalnız kalmak ona çok zor gelecekti. Tahsilsiz geçen senelerinde başka şeyler de öğrenmişti. Büyük şehirler çok şeylere gebeydi. Karanlık işler, fikir kavgaları, dünyanın cazip süs ve güzellikleri ve daha neler neler... Kardeşi aldığı nasihatlara ve verilen terbiyeye rağmen, cemiyetin korkunç girdabına kapılabilir ve onun acımasız dişlileri arasında can verebilirdi. Bu ise, belki de bardağı taşıran son damla olur ve sinesini ızdıraptan çatlatırdı. Kardeşinden ayrılmak bu sebepten daha da zor geliyordu.

Fakat düşündüğü gibi olmamış, kardeşi henüz kendilerinden ayrılmadan, o, hem kardeşinden, hem yuvalarından, hem de köylerinden ayrılmıştı. Önceleri diretmişse de, çevrenin dost ve düşman bakışları ve yakınlarının da üstelemesi ile "nasılsa birgün olacaktı" diye boyun büktü...

Yeni geldiği, ufak denebilecek bu köyde aradığını bulamamış, bilakis duygu ve düşüncelerine zıt bir dünyayla karşılaşmıştı. Bu kalabalık aileye alışamamış, senelerden beri kurduğu hayaller bir anda alt-üst olmuştu... Bu da yeni bir ızdırap mıydı?

Fakat kardeşinden gelen mektuplar acı ve sıkıntılarını biraz olsun dindiriyor, kendisi hakkındaki korku ve endişelerinin yersiz olduğunu anlıyor ve böylece teselli buluyordu. Kendisi de mektuplarında, şu anda yavaş yavaş anlamaya başladığı kitabın düşünceleri istikametinde tavsiyelerde bulunuyor, nasihat ediyordu. Bir süre sonra kardeşinin kendisine bambaşka bir dünyadan mesajlar yolladığını, kitaplar gönderdiğini müşahade edince nasihata kendisinin daha çok muhtaç olduğunu anladı.

Bu yaz o kalabalık aileden ayrılmış, biraz olsun serbest kalmış, bu da onu çok sevindirmişti. Artık yeni bir yuvası, yeni eşyaları ve yeni kitapları vardı. Bir ara kendini tamamen kitaplara verdi. Okudu, okudu... Artık yepyeni bir dostuydu kitaplar. Fakat bu uzun sürmedi. Çünkü bir çocuğu oldu. Bu da yalnızlığını ve garipliğini bozmuş, ızdıraplarını dindirmişti. Artık onunla oynuyor, çevresine, hatta en yakınlarına dahi dinletemediği düşünceleri, onun masum gözlerine anlatıyor, böylece boşalmaya çalışıyordu.

Son zamanlarda hayatına bir de rüyalar girmiş, hatta en yakın dostu olmuştu. Kelimelere dökemediği düşüncelerini, muhteşem tablolar halinde rüyasında görüyor, her konuda, çözemediği girift bilmeceleri rüyasında çözüyor ve bazan gayb alemini de içine alan ses ve şekiller ona yol gösteriyordu.

Okuduğu kitaplar, gördüğü rüyalar, seyrettiği gökler ve anlamaya başladığı o "Kadim Kitap" ona bambaşka bir ufuk açmıştı. Bazan kitap okumaya o denli dalardı ki, yanıbaşındaki beşikte hıçkıra hıçkıra ağlayan yavrusunun sesini bile işitmezdi. Okudukça okumak istiyor, doyunca da boşalmadan edemiyordu...

Izdırabın her çeşidini tatmıştı.

Açlık nedir çok iyi bilirdi. Korku ve yalnızlığı da çok iyi tanıyordu. Hele en sevdiklerini kaybetmenin acısı, o zamanlar henüz olgunlaşmamış düşünceleri üzerinde tarif edilmez bir iz bırakmıştı. Fakat son zamanlarda, hepsinden acı, bambaşka bir ızdırabı tadıyordu: Duygu ve düşüncelerini başkalarına anlatamamanın veya anlatacak uyanık gönül bulamamanın acısı. En büyük işkence fikir çilesiydi, fakat bunu yaşamayana anlatmak veya tarif etmek mümkün değildi.

İşte şimdi o çileyi çekiyordu. Şehirleri pek bilmiyordu ama gördüğü köylerin durumu cidden içler açışıydı. Duyduğuna göre şehirler daha da beterdi. İnsanlar birer hayalet veya canlı ceset haline gelmişti Hareketleri şuursuz ve çoğu taklitten ibaretti. Temelsiz ve mesnedsiz bir kısım düşünceler her tarafı istila etmiş, her yuvaya girmiş ve çoğu gönüllere taht kurmuştu. Halbuki insan basit bir canlı değildi. Çok ulvî cihazlarla teçhiz edilmiş, kendisine bir yol ve yön çizilmiş ve Rehberler gönderilmişti. İnsan, kendi başına hür de değildi. İsteyerek dünyaya gelmemişti ve isteyerek çekip gidemiyordu. O bir misafirdi ve bir misafire yakışır şekilde yaşamalıydı...

Fakat taşa kazınmış yazıyı silmek kolay mı?

Bir ara, herşeyden müteessir olan yüreğinin tahammül gücü bitti sandı. Sararıp solmaya ve gittikçe kabuğuna çekilmeye başladı. Fakat birden irkildi. Senelerce inlediği, hakkın dellallığını yaptığı halde, taşlanan, dövülen, kovulan, hatta en feci şekillerde öldürülen insanları hatırladı. Yaptığından utandı. Kendisine de ne oluyordu? Hakkın gönüllerde ma'kes bulması onun vazifesi miydi? Hakk isterse, bütün gönülleri tek, beyanını cihana bayrak yapabilirdi. Bunu yapmıyorsa şayet bir hikmeti vardı mutlaka. Gerçi fikir çilesi çok zordu. Hatta bu çileyi üç-beş sene önce çekmiş olsa dayanamayıp sinesi çatlayabilirdi. Ama şimdi biliyordu ki, ilahı ilim olmadan bir yaprak bile düşmezdi. Herşey bir plan ve program dahilinde ve bazı gayeler için vücuda geliyordu. Kendisi bu gayeleri tam kavrayamıyorsa şikayet mi edecekti? Hem, ümitsiz olmaya da gerek yoktu. Bulunduğu yer nihayet bir köydü. Bütün dünya sadece bu köy değildi ki! Ve duyduğuna göre hakikate aşina ve coşmuş insanlar da az değildi. Sonra, onların anlattıkları, sinelerde ma'kes buluyor ve topyekun beldelerin hayat tarzlarını değiştiriyormuş... Kendi komşuları, istediği gibi olmasa da, eskisi gibi miydi sanki?..

Bu düşüncelerle yeniden sarıldı kitaplarına, yeniden doldu sînesi ve yeni bir şeyler anlattı komşularına...
 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
ALLAH'IM! Borcun galebe çalmasından, düşmanın galebesinden, düşmanın başımıza gelene gülmesinden sana sığınırım.



( Hadis-i Şerif - 0)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
Her insan hata eder. Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.

Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.


 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com