Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Sırların Çözüldüğü An
Sırların Çözüldüğü An
06/09/2007
Bilal OK

Genç asistan lavaboda ellerini yıkarken, morgdaki islere alışmanın herşeye rağmen zor olduğunu düşünüyordu. Arkadaşlarının çoğu buna alışmış görünüyordu. Fakat ilk talebelik yıllarında bir çoğunun kadavraların kesilmesine dayanamadıklarını, bazılarının fenalaştıklarını hatırlayarak gülümsedi. Aynada yüzüne baktı... Yüzünde geçmiş talebelik yıllarını görebiliyordu. Bir bakıma bomboş, gayesiz geçmişti yılları. Çok şey öğrenmiş, ama karmakarışık bilgilerini, idrakte birliğe ve bütünlüğe ulaştıramamıstı. Bu anlayışı kazanmanın derin tesirlerini simdi ruhunda duyuyor, yasıyordu. Büyük bir ağacın yaprak, meyve ve dallarını inceledikten sonra onların bir köke bağlı olduğunu anlamak; kökü bulduktan sonra o anlayışın rahatlığıyla yeniden ağaca dönüp, meyve ve yaprakların mahiyetini kolayca kavramak gibiydi bu. Yılları boşa geçmişti belki ama, bilgileri işine yaramıştı. "Keşke kökten yola çıkmış olsaydım, ama belki de o zaman şimdiki kadar hayret ve hayranlığım olmazdı." diye düşündü.

Satıhta görünen eşya ve hâdiselerin temelleri ve sebepleri, evveliyatı, nelerden, nerelerden gelişip geldiği hakkında düşünme, onda eski bir alışkanlıktı. Her mevzuda böyle yapardı. Öyle ki bir arkadaşı ona öfkelense o anda niye Öfkelendiğinden çok, acaba daha önce ona bir haksızlık mı yapmıştım diye düşünürdü. Eşya ve hâdiselere böyle bakma, bir akvaryumu karsıdan gördükten sonra bir de yan yüzden bakmaya benzer. İlk anda buutlar değişivermiş gibi gelir, farklı bir derinlik ve genişlik görür insan. Tıp tahsili sırasında bu, değişik bir şekil almıştı. İnsanlara baktığı zaman hemen İç yapılarını düşünüyordu. Doktorların mikroskopla baka baka herşeyin mikroplu olduğu düşüncesiyle hayatlarının tadını kaçırdıklarını duymuştu.. Bunun da böyle bir hastalık olduğu düşüncesi epey canını sıkmıştı. Sonra bu histen kurtulmaya değil, ondan rahatsız olmamaya karar verdi.

Talebelik yılları boyunca o da her tıp öğrencisi gibi insan bedeninin her yanını öğrendiğini sanıyordu. Fakat sırf maddî cesede hasr-ı nazar o nu bir bakıma körleştirmişti. Fakültedeki kadavralar umumiyetle kimsesiz, zavallı insanlardı. Bu yüzden kimse onların şahsiyetleri üzerinde düşünme ihtiyacı duymazdı. Hepsi birbirinin aynıydı. Herhangi bir iç organı bulmak için hep aynı yerin açılması gerekirdi. Fakat o, bu insanların maddeten bir olmakla beraber birer şahsiyetleri, birer geçmişleri de olduğunu düşünmüştü. Böyle bir kadavra kimbilir neler yaşamış, nelere gülmüş, nelere ağlamış, neler düşünmüştür. Simdi ise bütün geçmişinin sırlarını donuk gözlerinde saklamaktadır.

Bir derste hocasının söylediklerini hatırlıyordu. Söyle demişti:

"İnsanın psikolojik yapısını çözmek, hislerini tahlil etmek çoğu defa imkânsız denecek derecede zordur. Bir insanın bütün ruh yapısını, his tesirleşmelerini, akıl, idrak, duygu, hafıza ve şuuraltı gibi kuvvelerinin sistematiğini yapmak, bunları bütünüyle açıklamak ise tamamen imkânsızdır. Hafızamızı bir havuza ve şuuraltının malûmatını da onun dibindeki tortuya benzetiriz. Ama kimsenin kafasında havuz yoktur. Öyleyse nedir hafıza? Bana sinapslardan, DNA şifrelerinden bahsedeceksiniz. Elektronik kompütürlerin hafızalarını misâl vereceksiniz. Peki ama kompütürün hâtıraları onu üzer veya sevindirir mi? Hisler ve aklî kuvveler nasıl birbirine tesir eder. Bunun mekanizmasını açıklamak yanında en karmaşık bilgi işlem makinesinin çalışmasını anlatmak çok kolay değil midir? "Sonra bir misal vermişti: "Çok karamsar ve bedbin olduğunuz birgün ile, neşeli canlı olduğunuz diğer bir günü kiyas edin. Bu iki gün arasında hiç önemli bir farklılık göremeyeceksiniz. İkisinde de olan hâdiseler günlük, normâl, hergün olan veya olabilen hâdiselerdir. Halbuki birinde ruhunuzda karanlıklar üst-üste yığılmış, dünyadan nefret etmiş, diğerinde ise canlı cansız herseyi gülümsüyor görmüş olabilirsiniz. Bu hâllerin analizini bir kan tahlili kolaylığında yapabilir misiniz?" Ne kadar haklıydı! İste böylece maddî kalıpların bir mânâ kadehi gibi fikrine takdim edilişini hissetmeye başlamıştı. Bir kitap nasıl üzerine mürekkep bulaşmış selüloz yığını değilse, insan da bir proteinler bileşimi değildi. Onu okumak, anlamak gerekiyordu..

Asistanlığı sırasında bir gün bir otopside beynin açılması gerekmişti. Bu iş testere ile yapılıyordu ve oldukça iç gıcıklayıcı idi. Her tarafı kapalı, sağlam bir kutudan bir şey çıkarmak, garip gelmişti ona. Kapağı olmadan içine bir cisim nasıl konmuş olabilirdi? Esasen basit olan bir problem idi bu. Bir sandık içine eşya konduktan sonra çakılabilirdi. Ama yine de tatmin olamıyordu. Beyin ve kafatasının teşekkülünü araştırmaya karar verdi. Muhakkak ki bu ikisi birlikte gelişiyordu. Kafatası teşekkül edip de sonra bunun içine beynin "nasıl konulacağı" diye bir problem olamazdı. Ama bir zamanlama problemi olduğu âsi kârdı. Böyle basit bir meseleden yola çıkarak bir çok bilgiyi gözden geçirdi. Tek bir hücrenin mükemmel insan hâline gelişinin safhalarını düşündü. Basit bir halı, birkaç bin ilmekten belli bir motifi meydana çıkaracak şekilde dokunuyordu. Bu bile bir plânlama, estetik bir zevk, göznuru gerektiriyordu. İnsanı meydana getiren dokuların mikroskobik hücrelerden dokunmasını halı ile kıyas edince müthiş bir hayret duydu. Arkasından da o nisbette büyük bir hayranlık. Sanatın büyüklüğüne destan tutup, sanatkârın adını anmamanın affedilmez bir cehalet olduğunu böylece idrak etmişti. Gecen yıllarının niye boşa geçmiş olduğunu da böylece anlamıştı. Kimbilir, belki o da şuuraltında körler ülkesinde görür olmanın hastalık sayılacağı korkusunu taşıyarak şuurunu harekete geçirememişti. Ellerini kurularken yeniden aynada kendine baktı, "insan ne garip." diye düşündü. "Hislerimizi tahlil etmek hakikaten ne zor! Bazen hissiyatımız dünyayı yutar, kâinata yayılır da, sonra gider bir zerrenin içinden çıkamaz. Hislerimiz bazen çakıl tası kadar bir şeyi dünya kadar büyütür, bazen de dünyayı çakıl taşı gibi görür. Binlerce haykırısı yağmurun şıpırtıları gibi alelade seslermiş gibi dinleriz de, birden çok hafif bir inilti tüylerimizi diken diken eder, kulak kesiliriz. Güneşli havada bir adım önümüzü göremeyiz, ama zaman olur bir kıvılcımın her tarafı aydınlattığını fark ederiz. Hayretle kendine sordu: "Neden her insanın hakikati görmesi için belli bir zaman vardır da o an geldiği zaman birden gerçeği anlar?" Bu, çok yönlü cevabı olan bir soruydu. Ama bütün hakikatlerin O'na dayalı olduğu Yüce Yaratıcı öyle vazıhtı ki görünmüyor, Öyle şiddetli zuhur ediyordu ki bilinmiyordu. Gözlerimizi kamaştıran çok kuvvetli bir ışığın her yanı kaplayıp, herseyi örtmesi gibi. Güneye gitmek mümkün olsa herhalde müthiş bir parıltıdan başka ne güneşi, ne de başka bir şeyi göremezdik. Ama "O" bir bilindi mi, bu defa her şeyin onu gösterdiği, her yolun ona götürdüğü hayretle anlaşılıyordu.

Duyduğu mânânın büyüklüğü ile bası Önüne eğik, dışarı çıktı, merdivenleri tırmanıp koridordaki kalabalık arasında kayboldu aitti.
 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
“ Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun”

( Tevbe - 119)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
Her insan hata eder hata işleyenlerin en hayırlısı

tevbe edenlerdir.

Tirmizi kıyame 49, ibn mace zühd 30


 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com