Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Yoldaki Son İşaret
Yoldaki Son İşaret
06/09/2007
Bilal OK

Hafif bir sisle birlikte akşamın alaca karanlığının şehrin sokaklarına çökmeye başladığı saatlerdi. Elindeki kitapları koltuğunda sıkıca tutan genç, seri adımlarla kalabalığın arasından geçerek ilerliyordu. Caddeyle birleşen bir sokağın başına gelmişti ki, birden birinin kendisini çağırdığını sanarak durdu. Arkasına baktı, kalabalığı gözleriyle taradı, fakat kimseyi göremedi. Tam yürümeye davam edecekti ki, önündeki kalabalıkta âni bir kaçışma oldu. Oldukça dik bir meyille gelerek caddeye birleşen sokağın üstünden hızla gelen kamyonu gördüğünde yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Araba hızla gelerek köşedeki direğe bindirdi, üzerindeki tuğlalar yere döküldü. Yarım metre önünden geçen bu büyük tehlike karşısında garip bir şekilde hareketsiz duruyor, tuhaf, dalgın ve başka buudlarda yaşıyor gibiydi. Yüzünün hafifçe sarardığını gören halk etrafına toplandılar. Kendini çabuk toparlayarak yardım etmeye çalışanlara gülümsedi. Bu defa herkes kamyonun etrafına toplandı.

Evine geldiğinde hâdiseden hiç bahsetmedi. Konuşma ihtiyacı duymuyordu, fakat kafası süratle çalışıyor, hafıza bantlarını hızla çevirip aldığı bilgileri derhal terkip ediyordu.

Hayat ve dünyayı ilk öğrenmeye başladığı zamanlar şu kanaati edinmişti: Hayat zor ve dünya acımasızdı. Bunu kendi açısından değerlendiriyordu. Belki çok merhametli bir kalbi olması onda bu fikri uyandırmıştı. Çocukken sokaktaki bir yavru kedinin acı sesi ile ağlamaktan uyu-yamadığı olurdu. Sonraları insanların çoğunu inanılmaz derecede acımasız bularak büyük bir hayâl kırıklığına uğramıştı. Fakat zamanla dünyada çok iyi insanlar da bulunduğunu görerek hayatın "yaşanabilir" olduğuna karar vermişti. 0 engin acıma hissi onda hiç kaybolmadı. Hâlâ ayağını sürüyen topal bir hayvan görse ağlayası geliyordu. Hayatın zorluklarına karşı koyamıyacak kadar küçük bir çocuğun perişan bir halde bulunması karşısında ise, kendini onun yerine koyduğunda yaşamaktan vazgeçesi geliyordu. Açlık çeken milyonlarca insan olduğunu duydukça yemekten nefret edesi, sefalet çeken insanları gördükçe iyi yaşamaktan tiksinesi geliyordu. Belki bazı insanların tembellikleri veya kötülükleri haklarında fena bir netice getirmiş olabilirdi veya belki bir çok haksızlık düzeltilebilir, insanların hayatı daha iyi hâle getirilebilirdi. Ama acı ve üzüntünün olmadığı bir dünya imkânsızdı. Öbür yandan bazen hayatta öyle güzellikler görüyor, insan yaratılışında öyle zarif yanlar farkediyordu ki, hayatı sevmemek çılgınlık diye düşünüyordu. Yaşamalıydı ama, nasıl? Hayat felsefesi ne olmalıydı? Umursamazlık, vurdumduymazlık, boşvermişlik mi? Düşünmekle bir yere varamıyordu. Düşünse de en nihayet düşünemeyeceği bir an gelecek, sonra düşünmesine ne imkân ne ihtiyaç kalacak, yok olup gidecekti. Bir an böyle düşünüyor, sonra da "iyi ama rayları uçurumda biten bir trende hızla giderken uçurumu bile bile trenin içinde eğlenceye dalıp, bir vagondan diğerine gezerek vakit geçirmek aptallık değil mi?" diyordu. Bu soruya pek müphem bir cevap verebiliyordu: Trenden çıkmak imkânsız olduğuna göre... Tamamlanmamış cümle gibi yarım yamalak bir fikirle kalakalıyordu. Yıllar, bu soruların hiç birine cevap getirememişti. Dünya bütünüyle öbür yarısı olmayan bir nesne gibiydi. Meyvesi olmayan ağaç, anahtarı olmayan kilit gibi... Herşeyde bir güzellik vardı ama mükemmellik olmuyordu. Acaba bunu bütüne ulaştıran bir "öbür yarı" ,bu ağacın vereceği bir meyve, bu kilidi açacak bir anahtar var mıydı? Bunu düşündüğünde tuhaf bir ürperme, ruhunda bir kıpırdanış ve tatlı bir heyecan hissetmişti. İçinde bir şeyler zıplaya hoplaya "evet ... evet" diye bağrışıyorlardı. Ama bu "evet'lerin lisanına gelmesi için henüz erkendi.

O günden sonra her hâdisenin ruhuna birşeyler fısıldadığını hissetmeye başladı. Gözleri görmeyen biri ile ahbaplık kurdu. Ne tuhaf, hiç de halinden şikâyetçi değildi. İsyan etmesini, ölmek istemesini beklediği bu insan, gülebiliyor, şaka yapabiliyor, eğlenebiliyordu. Kendine göre bir dünyası vardı. Güya onu üzmemek için kör olduğundan bahis açmak istemiyordu ama, o hiç de buna üzüleceğe benzemiyordu. Sonunda dayanamayarak sordu: "Çiçekleri, gökyüzünü, kuşları, renkleri, ışığı bir daha hiç göremeyeceksin. Nasıl oluyor da buna katlanabiliyorsun?" Aldığı cevap onu beyninden vurdu: "Kim demiş göremeyeceğimi?" Nasıl göreceksin diye sormadı, çok iyi anlamıştı. İyi ki gözlerinden boşanan yaşları göremiyordu. Nasıl da içten, inanarak söylemişti: "Kim demiş?" Onun karşısında bir zavallı olduğunu hissediyordu. Ona acıması ne kadar boşunaydı. Beyninde iki fikir boğuşmaya başlamıştı. Biri kapkaranlık, dipsiz bir yokluğu, diğeri aydınlık, hiçbir şeyin kaybolmadığı varlığı temsil ediyordu. Bu ikisi taban tabana zıt, bir müphemliğin, bir acaba düşüncesinin aralarına giremeyeceği kutup fikirlerdi. Şu â'mânın bir daha ebediyyen hiç bir şey göremeyecek olması...! Ne dayanılmaz, ne korkunç şeydi! Bir de bir müddet sonra hiç kaybetmemecesine gözlere kavuşacak olması. Bu ikisi arasındaki korkunç uçurumu hiçbir boşvercilik, hiçbir umursamazlık dolduramazdı. Hangisi gerçekse onu bilmeliydi. Yalancı bir varolmanın ardından sonsuz yokluk mu, görünürde yok olmanın ardından ebedi varlık mı?

Sonra o âmâ ailesiyle birlikte başka bir yere gitti. Ne garip, sanki diyeceğini demiş, vazifesini yaparak
çekip gitmişti. Yolda ilerlerken İşaret taşlarına rastlıyor, varacağı hedefe hazırlanıyor gibi bir hâli vardı. Her işaret onda yeni bir fikir uyandırıyor, ikisinin arasında ise hayatın değişik meselelerinin karışık dumanları, sis gibi fikrini kapatıyordu. Bir defa da, biri, Çanakkale harbine katılan dedesinin hâtıralarını nakletmişti. Adamcağızın koluna bir şarapnel isabet etmiş, alçıya almışlar fakat bir süre sonra kolu kaşınmaya başlamış, sonunda dayanamayarak alçıyı kırmış. Meğer kolunda kurtlar peyda olmuş. Kolunu böylece kaybetmiş. Harpten sonra aylarca uyuyamamış. Uykuya daldığında kulakları sağır eden gümbürtüleri, savrulan insan parçalarını görerek uyanırmış. Bütün bu zorluklar ne içindi? Bu insanlar bütün bunlara nasıl, niçin katlanmışlardı? Yok olup gitmek için bunları çekmek ne boş, ne mânâsızdı.

Başını elleri arasından çekip düşüncelerden sıyrılarak saatine baktı. Zaman saniye saniye ilerliyor, her şey mukadder son'una doğru adım adım yaklaşıyordu. Her yolun varacağı hadefe ulaşması kaçınılmazdı. Eve gelirken olan hâdise, yoldaki son işaretmiş gibi bir his doğuyordu içine. Neden o sokakta bir iki adım daha fazla atmış olmasındı? Neden birisi kendisini çağırıyor sanıp durmuştu? Belki de, bir başkası tarafından, o kadar önemli olmayan, her zaman görülebilecek garip tesadüflerden kabul edilebilirdi. Ama o hissediyordu ki bu bir ikazdı. Görülüp gözetildiğini neden kabul etmesindi sanki? Tesadüflerin oyuncağı olduğunu kabul etmekle dünya cehennem, hayat azap haline geliyordu. Böyle bir inancı taşımaya gücü yetmezdi. Hayatı verenin, onu devam ettirmek için ihtimam gösterdiğini, onu rızıkla beslediğini, zamanı gelince geri alıp sonra bir daha almamak üzere geri bağışlayacağını kabul etmekte ise, verilen hayatı iyi kullanma mecburiyetinden başka külfet yoktu.

Boşverip her iki yükten de kurtulma isteme budalalığı şimdi her zamankinden saçma geliyordu ona. Bu inanç, hislerini tamamen doyururken, öte yandan çok da mantıklıydı. En basit bir yemek yeme işinde bizim yaptığımız sadece lokmayı alıp çiğnemek ve yutmak... Bundan sonra o nasıl hazmediliyor, nasıl yapı taşlarına ayrılıp ayrı ayrı enzimlerle ameliyeye tâbi tutuluyor, vücuda yarayışlı hâle gelip gerekli yerlere dağıtımı yapılıyor... Rızkın hoş tat ve kokuda, hazmedilebilir terkipte hazırlanmış olması, bizi yaratan ve ihtiyacımızı bilen bir yüce varlığı apaçık gösteriyordu.

Salondaki konuşmalara kulak kabarttı. Havadan sudan konuşuyorlardı. Ayağa kalktı, düşüncesine aydınlık getiren fikirleri onlara açıklamak istiyordu. Kapıya doğru ilerlerdi. Bu kapı, yeni bir hayata açılıyor gibiydi.
 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
“ Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun”

( Tevbe - 119)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
Nerede ve nasıl olursan ol, Allah’dan kork.
Kötülük işlersen, hemen arkasından iyilik yap ki, o kötülüğü silip süpürsün.
İnsanlarla güzel geçin!

Tirmizî, Birr 55



 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com