Anasayfa Hakkımızda Reklam İletişim
Yslam
 
firaset anasayfa
Yslam
Yslam
Son Tren
Son Tren
06/09/2007
Bilal OK

Tek pencereli küçük odada, masanın üzerine yayılmış kâğıtlar ve bunların üzerine dikkatle eğilmiş yorgun yüzde tam bir çalışma havası hâkimdi. Genç adam, gözünü kâğıtlardan ayırmadan elini uzattı, masanın kenarında duran lâmbayı yaktı. Yayılan ışık hüzmeleri kâğıtları parlatıp gözlerini kamaştırınca dikkati o noktaya kaydı ve o esnada kafasını başka düşünceler sardı, öğle vakti neden lâmba yakma ihtiyâcı duyduğunu düşündü. Yüzünü pencereye çevirip dışarı bakınca, gökyüzünün kesif siyah bulutlarla kaplanmış olduğunu gördü. Bu arada şiddetli bir rüzgâr da çıkmış, yağmur bulutlarına toz bulutlarını ekliyor, havada yüzlerce kağıt, san yaprak, karmakarışık çalkalanıyordu. Bir anda bütün çalışma iştiyâkı söndü. Sandalyesini pencereye çevirerek arkasına yaslandı.

Bazı insanlar veya çoğu insan, bazen dinlenmek için düşünmeye ihtiyaç duyar. Fikirlerin düzenlenmesi ve sükûnet temin edilmesi için buna ihtiyaç hissedilir. Ancak dinlendirici düşünce, dimağın, hayatın monoton akışının dışında hür ve sonsuzluğa doğru insanı kanatlandıran mevzularda derinleşecek şekilde olmalıdır. Önce intizamsız giden hâtıra ve fikirler, birbirini hatırlatarak gelişir. Şuuraltının bilgi depolarına yığılan karmakarışık mâlûmat, elektrikî çekimle birleşir gibi birbirini sürükleyerek şuurda sıraya geçer. Bu anda insan, zaman ve mekân kayıtlarını unutmuş, zihni, doludizgin uçsuz bucaksız ovalarda at koşturmakta, rûhu günlük akışın çok uzaklarında ışık hızı ile uçup gitmektedir. Bu vaziyeti tam konsantre hâlde birkaç dakikadan fazla muhafaza etmek çok defa mümkün olmaz. Fakat belki bir saatlik uyku kadar beyni dinlendirir. Şuur ve şuuraltı ise belki ayları, yılları içine alan zaman dilimlerini tarayıp gelmiştir. Şuurun, şuuraltını teftiş ettiği bu anlar, ruhun sükûnet bulması ve kendini gözden geçirmesi için gerekli ve faydalıdır.

O da, böyle bir ihtiyaçla, gözünü toz bulutlarıyla silikleşip gök ile karışmış çalkalanan ufka dikti ve aklına ilk gelen düşünceleri taramaya başladı. Fakat dışarda çalkalanan hava, fikrini manyetik bir tesir gibi çekiyordu. Üzerine karamsar bir ruh hâleti çörekleniyordu. Camları örseleyen hava basıncı, masanın üzerindeki kâğıtları sürüklemeye başlıyordu sanki. Kâğıtlar san yapraklar oldu, uçuşmaya başladılar. İki yıl önceki bir sonbahar gününü hatırlıyordu.

Küçük bir toplulukla birlikte, kahverengi, yumuşak bir zeminde ilerliyordu. Şaşkın ve anlaşılmaz bir vaziyetle karşılaşmış olma ruh haleti içinde fakat sun'î bir umursamazlıkla yürüyordu. Yapraklar üstüste yığılarak, ayaklarına çarpıp ters dönerek, sessiz sızlanışlarla kaderlerine karşı koyamadan sürükleniyorlardı. Rüzgâr şiddetlenmişti. Yapraklar birbirine karışarak hışırtılı çığlıklarla havaya doğru uçuşuyor, sonra yine toprağın bağrına saçılarak sürüklenip gidiyorlardı. Nihayet hepsi bir tepeciğe çarpıp üstüste yığıldıktan sonra darmadağın olarak yeni kazılmış bir çukura fırlatıldılar. Durdu, diğerleri de durarak omuzlarında taşıdıkları tabutu indirdiler. O hâlâ yaprakları seyrediyordu. Durmadan çukura düşüyor, orada çırpınışları son buluyordu. Emânet, toprağın bağrına iade edilirken, pek acı veya üzüntü hissetmiyordu. Toprak atılırken sıkılarak başka şeylerle ilgilenme ihtiyacı duydu. O anda gözüne toprak yığınının kenarında çukurdan çıkmış bir kuru kafa ilişti. Diğerleri de görerek başlarını salladılar. Ne dedikleri ile ilgilenmedi. Biri eli ile çukuru işaret etti. Bir diğeri kafayı eline alıp şöyle bir evirip çevirdikten sonra bırakıverdi. Tok, kuru bir tıngırtı ile yuvarlanarak dibe düştü. Az sonra atılan toprakların altında kalıp gitti. Hâdiseyi seyrederken yüzü bâriz bir şekilde kırışmıştı. Başını çevirip uzaklara baktı. Şu anda düşündüklerini o zaman düşünmüş müydü? Bilmiyordu ama, o ânı yaşıyor gibi yeniden ufka baktı. En önemsiz bir taş parçası gibi. çukura atılıveren o kafanın bir zamanlar bir insanın omuzlan üzerinde güldüğünü, düşündüğünü, sağa sola bakıp konuştuğunu tahayyül ediyordu. Kim bilir o kafanın içinde ne düşünceler, sevinçler, heyecanlar, sevgi ve nefretler dolaşmıştı. O iki karanlık çukur içinde yer alan gözler ne İfâdelerle açılmış, ne duygularla kısılmış ve etrafını süzmüştü. Onun içindeki beyin, dünyada benzerlerinin dışında bir eşi daha olmayan hârika bir kompüter idi. O gözler, tam bir senkronizasyonla en mükemmel ışık-impuls bağlantısını temin ederek dünyayı üç buutlu idrak eden eşsiz kameralar idi Ya bunların duygulan ile akıl almaz uyumu? Kalbinden geçen küçük bir hissin gözlerinde derinleşmesi? Bütün bunların bir gün en umulmadık anda birden sönüvermesi ve hiç... Koskoca bir hiç... İçi bu düşünceyle isyanla doldu, taştı; içinden "Bu olama z!" diye haykırası geliyordu. Bir taş bir taşın üzerinde tesâdüfen durabilirdi. Belki bir üçüncüsü de... Hattâ dördüncü, beşinciye de müsâmaha gösterilebilirdi. Ama yirmi otuz taşa, bir duvara, bir apartmanın tuğlalarına, bir saraya tesâdüf isnad edilemezdi. Bu derece mükemmel, hârika bir sistemin kurulup, iki ayak üzerinde yürümesi, idrak ve duygulan olması bile akıl almaz derecede mûcizeydi Bu mûcizeyi gerçekleştiren zat; O'na ehemmiyet verdiğini; hayatını koruyarak, bütün bir kâinatı onun ihtiyaç ve arzuları için hazırlayıp sofra gibi önüne sererek göstermesi, bir gün gelip onu bir anda yok edivereceğinin imkânsızlığını göstermez mi? Kemikleri bile çürüse; başlangıçta kemikleri bile henüz yokken en güzel biçimde insan şeklinde vâredilmişti. Hücreleri yenilenirken ölen hücrelerin genetik kodları nasıl kolaylıkla yenilere aktarılıyorsa, bu sistemin işleyiş mekanizmasını ilim nasıl teferruatıyla açıklıyamıyorsa, yeniden yaratılış da öylece mantıklı, fakat teferruatını, aklın kavrıyamadığı bir mevzuydu...

Birden telefon çaldı. Ahizeyi kaldırıp cevap verdi. Karşı tarafı dinlerken kafasını toparlama fırsatı bulmuştu. Dışarı baktı, hava açmış, yer yer güneş ışığı bulutlardan, sızmıştı. Güldü: "Tabii, neden olmasın. Neredesin?" Saatine baktı. "Vakit de gelmiş. Çok da acıkmıştım zâten." Ceketine uzandı. "Ne? Aman ne güzel. Sakın ayrılmayın." Memnun, gülümserken düşüncelerini, başka bir vakte erteledi. "Görüşürüz." Telefonu kapatıp ceketini giydi. Kapıyı çekip giderken bir defa daha treni kaçırdığının farkında mıydı acaba? Ah! Bunu ona anlatmak mümkün olsaydı. Keşke bilseydi, sırlar âleminin kapısının kulpuna yapışmış olduğunu. Belki o zaman biraz daha zorlar ve açardı. Açar da kurtulurdu tereddütlerden, endişelerden. Nazarı birden cennetlere yükselir, belki bir iştiyak hissederdi o âlemlere. Belki ruhu yeni menfezler arardı nefes almak için. Belki bulur da, ferahladığını, mâhiyetini anladığını hissederdi.

Heyhat... Bir kere daha karıştı gitti içtimainin girdaplarına. Gerçi arıyorsa bulacaktır eninde sonunda, belki de elinden tutup yol gösterecek bir halaskar çıkar karsısına. Sonunda mutlaka yakalayacak (hakikati) ama, müddet dolup yol bitmezse... Geç kalmış, treni ebediyen kaçırmış olmasa bari...
 

Aynı Kategoriye Dön

 
 
Untitled Document
Yslam
 
Güncel Haber
firaset islam
Yslam
Sen de Katıl

 
firaset islam
Yslam
Sponsor Reklam
 
firaset islam
Yslam
Bir Ayet
Günahın açığını da, gizlisini de bırakın! Günah kazananlar, yaptıklarının cezasını çekecekler.

( Enam - 120)

 
firaset islam
Yslam
Bir Hadis
İslâm, güzel ahlâktır.

Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225.


 
firaset islam
Yslam
 
Untitled Document
 
 

İslam

Kuran

Hadis

Arapça

Dini Site
Tasarım ve Yazılım
Taha Medya
www.tahamedya.com